Herkes bu konuda birşeyler söyledi.
Ben de şunu bildirmeliyim ki;
Dünyadaki yerimiz ve mevcut iklimlerimiz koşullarında hiçbir ıslaklık bu kadar ıslak kalmaz.
Yani kurumuştur o imza
Bu kadar zaman ıslak kalamazzzzzzz
Islaktır diyenler asıl yalancı
Akıl var yakın var.
Nerde sakladılar da bu kadar zaman ıslak kaldı bu imza hem?
Hem madem ıslaktı tetkik ederken bulaşmadı mı sağa sola?
Yok efendim o imza ıslak olsaydı bir kere yzanların imzalayanın ve inceleyenlerin eline bulaşırdı.
Bak kimsenin elinde de yüzünde de iz yok.
Anlayacağınız kuru iftira
İmza da kuru
İftira da
Sevgiler
30 Ekim 2009 Cuma
22 Ekim 2009 Perşembe
en uzun zaman şimdi
Anne zaman çok yavaş geçiyor şimdi değil mi?
Nasıl yani yavrum?
Anne en uzun zaman şimdi çünkü bak
şimdiyi yaşıyoruz görüyor musun?
bitmiyor hiç hep şimdi...
Süleyman Ömer 22 ekim 2009
Nasıl yani yavrum?
Anne en uzun zaman şimdi çünkü bak
şimdiyi yaşıyoruz görüyor musun?
bitmiyor hiç hep şimdi...
Süleyman Ömer 22 ekim 2009
13 Ekim 2009 Salı
Para dolaşır
Anne senin paran var ya cüzdanında
O dolaşıyor biliyor musun?
Mesela şimdi sende
Sen onu bankadan aldın, sonra başka birine geçecek
Çünkü birşey alacaksın ve onu harcayacaksın
Ama başkasına gidecek ve bitmeyecek
Senin aldığın para da başkasından geldi sana değil mi?
Para çok kişiyi dolaşır değil mi anne?
Süleyman Ömer 13 ekim 2009 (6 yaş)
O dolaşıyor biliyor musun?
Mesela şimdi sende
Sen onu bankadan aldın, sonra başka birine geçecek
Çünkü birşey alacaksın ve onu harcayacaksın
Ama başkasına gidecek ve bitmeyecek
Senin aldığın para da başkasından geldi sana değil mi?
Para çok kişiyi dolaşır değil mi anne?
Süleyman Ömer 13 ekim 2009 (6 yaş)
6 Ekim 2009 Salı
ses olmadan yaşayamayız ki!
Anne dur bir dakika
Bak ses yok
Sessizlik
İnsan ne yaparsa ses çıkar, insan ses yapmadan yaşayamaz ki,
Bak şimdi durdun ses yok, ama başka sesler var, başka insanlar iş yapıyor çünkü.
Mesela ses olmadan yaşayamayız mefes(nefes) alamayız ki, konuşamayız ki, yürüyemeyiz ki
Anne sessiz yaşam olmaz değim mi?
Süleyman Ömer 6 ekim 2009
Bak ses yok
Sessizlik
İnsan ne yaparsa ses çıkar, insan ses yapmadan yaşayamaz ki,
Bak şimdi durdun ses yok, ama başka sesler var, başka insanlar iş yapıyor çünkü.
Mesela ses olmadan yaşayamayız mefes(nefes) alamayız ki, konuşamayız ki, yürüyemeyiz ki
Anne sessiz yaşam olmaz değim mi?
Süleyman Ömer 6 ekim 2009
2 Eylül 2009 Çarşamba
Etrafımızdaki bitkiler nasıl oluştu, nasıl gelişti? "Sakal deduğun tuydur huy gene eski huydur gelin"
Rahmetli kurt dedenin en belirgin huyu ömrü boyunca geliştirdiği pintiliğiydi. Parasını eliyle verip yayladan araç ile inmektense herkes köye gittikten sonra bile yaylada kalmayı göze almış, rahmetli babaanne yollar kardan kapandığı için onu sırtında indirmek zorunda kalmıştı. (Dönemin kaynataya hürmetine örnek) Köye vardıklarında;
“Efendi, paran varidi, niçun verup da yayladan inen vasitalara binmedun?”
“Gelin, ben minevellinden beri kıyup da parayı navlona veremem”
“Efendi felçlisun, yürüyemeyusun, verseidun da donmasaidun yaylada soğuktan?”
“Gelin, sakal deduğun tuydur, huy gene eski huydur, elurum da veremem”
Karakter; doğuştan sahip olduğumuz milyonlarca tohumdan gelişenlerdir.
Kişi; bu tohumlara hayat verecek toprak ile kaplı arazidir.
Hayat (kader) ;tohumların gelişiminde etkili olacak olan koşullarıdır.
Aile; zararlıları temizlemek, faydalıların gelişimini desteklemek için çalışan çiftçidir.
Ruh, çiftçinin, tabiatın(kaderin) ve elindeki tohumların varlığını görse ne güzel olurdu.
Ne mümkün?
Çocuk bazen ailenin hiç tanımadığı ama dünya için eşsiz kıymetler içeren ürünler verecektir. Ailenin cahilliğinden veya kolaya kaçarak bildiği ürünlere yönelmesinden olacak o filizler aile tarafından koparılır yahut gelişmeleri desteklenmez, kendi kendine yok olurlar.
Aile bazen o özellikleri bilir de çok para, çok yüksek mevkii getirmeyeceğini düşündüğü için veya gelişimleri pahalıya mal olacağı için desteklemez. Tercihini egosundan yana kullanır da o güzelim özellikler kök salamadan kuruyuverir.
Aile bazen de yararsız olan bitkileri söküp almaya çalışırken direnç ile karşılaşır. Kolaycıdır kişi de uzun zaman isteyen bitkiler yerine kendi kendine biten asalak otları tercih eder, kendisini böyle kabul etsinler diye bastırır. “Benden bir bu çıkıyor ben buyum” der.
Aile belki kolaya kaçar, belki kendini aciz görür de bazen bu durumu kabul eder. Bu tarladan çıksa çıksa bu çıkar napalım buna da şükür der.
Kader bazen sessiz kalır, bazen gaypdan gelen bilgiye dayanarak müdahale eder.
Öyle seller yaşatır ki o zararlı bitkiler ve toprağın büyük bir kısmı yok olur. Böylece eski şartlarda büyüyemeyecek güzel özellikler yeşerme imkânı bulur. Yaradan içerilerde saklı olan kıymetleri bildiğinden bunu kişinin iyiliği için yapmıştır.
Bazen kişi daha yolun başında ailesini veya ailesinin desteğini kaybeder. Ailenin desteği ile büyüyecek filizler gelişemeden yok olur. Üstüne kuraklık gelir, yahut talan. Kişi çorak topraklarıyla bir başına kalıverir. Herkesler sıradan ürünler yetiştirmekle meşgulken bir kuşun bıraktığı bir tohum veya susuz yerlerde de gelişebilen bir özellik çıkar ortaya. Ailelerin evlatları için öngöremediği kadar farklı ya da ailelerin kıyamadığı kadar zor şartlara dayanıklı olup toplumun, belki insanlığın ihtiyacı olan ender özellikler gelişme imkânı bulur. Yaradan bunu kişinin insanlığa büyük faydası dokunacağını bildiği için yapmıştır.
Kimisi şanslıdır, ailesi her çıkan bitkiyi bilecek kadar eğitimli, kontrol edecek kadar evladı ile ilgili, vaktinde müdahale edecek kadar ileri görüşlüdür. Evladına asalak bitkileri tanıyıp benimseme fırsatı vermez bile.
Toprağının özelliklerini inceler, içindeki filizleri gözlemler ve en güzel ürünlerin çıkması için gerekli koşulları takip eder. Madden veya manen güçlüdür de o ürünlerin oluşması gereken şartları oluşturur.
Parası veya imkânı var ise yağmur yağmadığında sular, destek alır dışarıdan bilgelere sorar, bentler kurar da toprak kaybını önlerler, altında ateş yakar donmasını engellerler.
İmkânı değil de evladındaki özelliklerden kendisinde de var ise; evladına sahip olduklarını anlatır, daha az faydalı olup da asıl özelliğe gölge yapacak, toprağını alacak özellikleri temizler, kıymetliye en üst düzeyde gelişme imkânı sağlar.
Hiçbirisi olmasa cahil ve fakir de olsa evladını düşünüp seviyor ise; dua eder. “Rabbim su ver, imkân ver, hangisi evladım için, insanlık için en hayırlısı ise onu geliştir” der. Evladının başına bir musibet geldiğinde “Mevla neyler neylerse güzel eyler Rabbim daha iyisini verir, Allah bir kapıyı kapar diğerini açar daha iyisini verir" der.
Tüm bunlar sonucunda ortaya çıkan bitkiler kişinin görünen özellikleridir.
Zamanla aile çıkar devreden, çıkmalıdır da. Kişi aileden aldığı eğitim ve tabiat koşulları ile baş başa kalıp hayatını sürdürebilmelidir. Bu arada ailenin desteklediği kimi fidanlar kurur, belki desteklemediği ama temizlemeyi ihmal ettiği kimi zararlılar gelişir.
Yıllarca Rusya’da (1. dünya savaşından evvel) yol çavuşu olarak gece gündüz çalışmış, yemeyip içmeyip para biriktirmiş, kardeşlerinin mal paylaşımı konusundaki haksızlıklarında ortada kalmamak için biriktirdikleri ile köyde arazi alıp ayakta kalabilme mücadelesi vermiş kurt dedede çalışmak ve pintilik en üst düzeye çıkmış özelliklerden olmalı. 2 Eylül 2009
“Efendi, paran varidi, niçun verup da yayladan inen vasitalara binmedun?”
“Gelin, ben minevellinden beri kıyup da parayı navlona veremem”
“Efendi felçlisun, yürüyemeyusun, verseidun da donmasaidun yaylada soğuktan?”
“Gelin, sakal deduğun tuydur, huy gene eski huydur, elurum da veremem”
Karakter; doğuştan sahip olduğumuz milyonlarca tohumdan gelişenlerdir.
Kişi; bu tohumlara hayat verecek toprak ile kaplı arazidir.
Hayat (kader) ;tohumların gelişiminde etkili olacak olan koşullarıdır.
Aile; zararlıları temizlemek, faydalıların gelişimini desteklemek için çalışan çiftçidir.
Ruh, çiftçinin, tabiatın(kaderin) ve elindeki tohumların varlığını görse ne güzel olurdu.
Ne mümkün?
Çocuk bazen ailenin hiç tanımadığı ama dünya için eşsiz kıymetler içeren ürünler verecektir. Ailenin cahilliğinden veya kolaya kaçarak bildiği ürünlere yönelmesinden olacak o filizler aile tarafından koparılır yahut gelişmeleri desteklenmez, kendi kendine yok olurlar.
Aile bazen o özellikleri bilir de çok para, çok yüksek mevkii getirmeyeceğini düşündüğü için veya gelişimleri pahalıya mal olacağı için desteklemez. Tercihini egosundan yana kullanır da o güzelim özellikler kök salamadan kuruyuverir.
Aile bazen de yararsız olan bitkileri söküp almaya çalışırken direnç ile karşılaşır. Kolaycıdır kişi de uzun zaman isteyen bitkiler yerine kendi kendine biten asalak otları tercih eder, kendisini böyle kabul etsinler diye bastırır. “Benden bir bu çıkıyor ben buyum” der.
Aile belki kolaya kaçar, belki kendini aciz görür de bazen bu durumu kabul eder. Bu tarladan çıksa çıksa bu çıkar napalım buna da şükür der.
Kader bazen sessiz kalır, bazen gaypdan gelen bilgiye dayanarak müdahale eder.
Öyle seller yaşatır ki o zararlı bitkiler ve toprağın büyük bir kısmı yok olur. Böylece eski şartlarda büyüyemeyecek güzel özellikler yeşerme imkânı bulur. Yaradan içerilerde saklı olan kıymetleri bildiğinden bunu kişinin iyiliği için yapmıştır.
Bazen kişi daha yolun başında ailesini veya ailesinin desteğini kaybeder. Ailenin desteği ile büyüyecek filizler gelişemeden yok olur. Üstüne kuraklık gelir, yahut talan. Kişi çorak topraklarıyla bir başına kalıverir. Herkesler sıradan ürünler yetiştirmekle meşgulken bir kuşun bıraktığı bir tohum veya susuz yerlerde de gelişebilen bir özellik çıkar ortaya. Ailelerin evlatları için öngöremediği kadar farklı ya da ailelerin kıyamadığı kadar zor şartlara dayanıklı olup toplumun, belki insanlığın ihtiyacı olan ender özellikler gelişme imkânı bulur. Yaradan bunu kişinin insanlığa büyük faydası dokunacağını bildiği için yapmıştır.
Kimisi şanslıdır, ailesi her çıkan bitkiyi bilecek kadar eğitimli, kontrol edecek kadar evladı ile ilgili, vaktinde müdahale edecek kadar ileri görüşlüdür. Evladına asalak bitkileri tanıyıp benimseme fırsatı vermez bile.
Toprağının özelliklerini inceler, içindeki filizleri gözlemler ve en güzel ürünlerin çıkması için gerekli koşulları takip eder. Madden veya manen güçlüdür de o ürünlerin oluşması gereken şartları oluşturur.
Parası veya imkânı var ise yağmur yağmadığında sular, destek alır dışarıdan bilgelere sorar, bentler kurar da toprak kaybını önlerler, altında ateş yakar donmasını engellerler.
İmkânı değil de evladındaki özelliklerden kendisinde de var ise; evladına sahip olduklarını anlatır, daha az faydalı olup da asıl özelliğe gölge yapacak, toprağını alacak özellikleri temizler, kıymetliye en üst düzeyde gelişme imkânı sağlar.
Hiçbirisi olmasa cahil ve fakir de olsa evladını düşünüp seviyor ise; dua eder. “Rabbim su ver, imkân ver, hangisi evladım için, insanlık için en hayırlısı ise onu geliştir” der. Evladının başına bir musibet geldiğinde “Mevla neyler neylerse güzel eyler Rabbim daha iyisini verir, Allah bir kapıyı kapar diğerini açar daha iyisini verir" der.
Tüm bunlar sonucunda ortaya çıkan bitkiler kişinin görünen özellikleridir.
Zamanla aile çıkar devreden, çıkmalıdır da. Kişi aileden aldığı eğitim ve tabiat koşulları ile baş başa kalıp hayatını sürdürebilmelidir. Bu arada ailenin desteklediği kimi fidanlar kurur, belki desteklemediği ama temizlemeyi ihmal ettiği kimi zararlılar gelişir.
Yıllarca Rusya’da (1. dünya savaşından evvel) yol çavuşu olarak gece gündüz çalışmış, yemeyip içmeyip para biriktirmiş, kardeşlerinin mal paylaşımı konusundaki haksızlıklarında ortada kalmamak için biriktirdikleri ile köyde arazi alıp ayakta kalabilme mücadelesi vermiş kurt dedede çalışmak ve pintilik en üst düzeye çıkmış özelliklerden olmalı. 2 Eylül 2009
28 Ağustos 2009 Cuma
Ah babam beni okutsa idi reisicumhur olurdum
Babaannem çok kızardı babasına onu okutmadığı için.
"Kalem defter parasına kıyamadı okutmadı, hakkımı ondan alacağım öteki dünyada. Ah okusaydım reisi cumhur olurdum. Okuyun kızım" derdi. Ta benim kendimi bildiğim anlardan itibaren. "Çok iyi okuyun direkten direğe geçun, aman ha düşük not almayun arkam açilur, en eyi yerlere gelun" derdi.
Babaannem okula gitmeden okuma yazmayı ve matematiği sökmüştü. Ben de ondan feyzalmış olmalıyım. TRT’de hatırladığım ilk milletvekillerinin yemin törenini izliyorken ikinci sınıfa gidiyordum.
Babama döndüm ve "ben de milletvekili olabilir miyim?" dedim.
"Olursun kızım" dedi.
"Peki cumhurbaşkanı olabilir miyim?" dedim.
"Olursun ama onun için üniversite okumak gerekiyor" dedi.
"Peki, başörtülü olarak cumhurbaşkanlığı yapabilir miyim?" dedim.
"Neden olmasın, olursun inşallah" dedi.
Benim üniversite okuma gerekçem cumhurbaşkanlığı için gerekli olmasıydı. Bundan sonra gün sayıyorum dermişim.
Ama henüz yedi yaşında iken başımı örtmek istemem kimsenin talebi veya baskısıyla değildi. İnançlı insanların örtünmeleri gerektiğini düşünmemden kaynaklanıyordu. Benim için büyüme timsaliydi örtü. Annem örtülüydü. Babaannem de, teyzelerim de.
Anneannem çekingen bir hanımdı. Baskı altında kalmış ve baskıyı benimsemişti. Kadınların bir hiç olduğunu düşünür erkekler bize baktığı için köleleri gibi davranmamız gerektiğini öğütlerdi.
Babaannem de aynı dönemde ve benzer şekilde yetişmişti. Ama o ezilmemiş bilakis baskıya baş kaldırmıştı. Onu okutmayan babasına -vefatında üzüntüden gözlerini bozacak kadar ağladığı halde - bu konudaki hakkını helal etmediği diyecek kadar dürüsttü.
Dini konularda kadını aşağılayan bir şeyler söylendiğinde ve kitaplar buna örnek gösterildiğinde “okumayın o kitapları onları erkekler yazdı" diyecek kadar Allah'ın hakkaniyetine güvenir aman ederdi.
O Fatma Yüksek’ti.
Gerçekler vaktiyle erkeklerin yorumladığı din sebebiyle bizler –kadınlar- çok ezilmişiz. Birçok hakkımızı Allah öyle emrediyor zannederek bilmeden vermişiz. Bence bu bir yobazlık dönemi idi ve geçti. Şimdi eğriyi de doğruyu da kadın erkek herkes farklı birçok kaynaktan çok kolay öğrenebiliyor ve kendi seçimini yapabiliyor.
Şimdiki aklımla bana cumhurbaşkanlığı verilse bilgi birikimim ve hayat tecrübemin eksikliği sebebiyle kabul etmem.
Fakültelerde alınan eğitimler ülkedeki ve dünyadaki olaylarda yetkin bir şekilde söz sahibi olmaya yetmiyor. Belki de bu koşul değiştirilmeli belki de eleri safhalar şart koşulmalı. Zira üniversite zorunluluğu çıktığı dönemde ülkenin en aydın ailelerinin çocukları çok sıkı eğitimler neticesinde üniversiteye gidebiliyor iken şimdilerde üniversite girilince dört bilemedin beş olmadı altı sene sonra diploma ile terk edilen yerden ibaret.
Bir kızım olursa ve bana böyle bir taleple gelirse ona bunun için ne kadar çok çalışması, okuması gerektiğini hatırlatır ve belki de onu hazırlayabilirim, dilerse başını örtebilir ve başörtülü cumhurbaşkanı olur inşallah.
Kaplavanın torunu olarak.
"Kalem defter parasına kıyamadı okutmadı, hakkımı ondan alacağım öteki dünyada. Ah okusaydım reisi cumhur olurdum. Okuyun kızım" derdi. Ta benim kendimi bildiğim anlardan itibaren. "Çok iyi okuyun direkten direğe geçun, aman ha düşük not almayun arkam açilur, en eyi yerlere gelun" derdi.
Babaannem okula gitmeden okuma yazmayı ve matematiği sökmüştü. Ben de ondan feyzalmış olmalıyım. TRT’de hatırladığım ilk milletvekillerinin yemin törenini izliyorken ikinci sınıfa gidiyordum.
Babama döndüm ve "ben de milletvekili olabilir miyim?" dedim.
"Olursun kızım" dedi.
"Peki cumhurbaşkanı olabilir miyim?" dedim.
"Olursun ama onun için üniversite okumak gerekiyor" dedi.
"Peki, başörtülü olarak cumhurbaşkanlığı yapabilir miyim?" dedim.
"Neden olmasın, olursun inşallah" dedi.
Benim üniversite okuma gerekçem cumhurbaşkanlığı için gerekli olmasıydı. Bundan sonra gün sayıyorum dermişim.
Ama henüz yedi yaşında iken başımı örtmek istemem kimsenin talebi veya baskısıyla değildi. İnançlı insanların örtünmeleri gerektiğini düşünmemden kaynaklanıyordu. Benim için büyüme timsaliydi örtü. Annem örtülüydü. Babaannem de, teyzelerim de.
Anneannem çekingen bir hanımdı. Baskı altında kalmış ve baskıyı benimsemişti. Kadınların bir hiç olduğunu düşünür erkekler bize baktığı için köleleri gibi davranmamız gerektiğini öğütlerdi.
Babaannem de aynı dönemde ve benzer şekilde yetişmişti. Ama o ezilmemiş bilakis baskıya baş kaldırmıştı. Onu okutmayan babasına -vefatında üzüntüden gözlerini bozacak kadar ağladığı halde - bu konudaki hakkını helal etmediği diyecek kadar dürüsttü.
Dini konularda kadını aşağılayan bir şeyler söylendiğinde ve kitaplar buna örnek gösterildiğinde “okumayın o kitapları onları erkekler yazdı" diyecek kadar Allah'ın hakkaniyetine güvenir aman ederdi.
O Fatma Yüksek’ti.
Gerçekler vaktiyle erkeklerin yorumladığı din sebebiyle bizler –kadınlar- çok ezilmişiz. Birçok hakkımızı Allah öyle emrediyor zannederek bilmeden vermişiz. Bence bu bir yobazlık dönemi idi ve geçti. Şimdi eğriyi de doğruyu da kadın erkek herkes farklı birçok kaynaktan çok kolay öğrenebiliyor ve kendi seçimini yapabiliyor.
Şimdiki aklımla bana cumhurbaşkanlığı verilse bilgi birikimim ve hayat tecrübemin eksikliği sebebiyle kabul etmem.
Fakültelerde alınan eğitimler ülkedeki ve dünyadaki olaylarda yetkin bir şekilde söz sahibi olmaya yetmiyor. Belki de bu koşul değiştirilmeli belki de eleri safhalar şart koşulmalı. Zira üniversite zorunluluğu çıktığı dönemde ülkenin en aydın ailelerinin çocukları çok sıkı eğitimler neticesinde üniversiteye gidebiliyor iken şimdilerde üniversite girilince dört bilemedin beş olmadı altı sene sonra diploma ile terk edilen yerden ibaret.
Bir kızım olursa ve bana böyle bir taleple gelirse ona bunun için ne kadar çok çalışması, okuması gerektiğini hatırlatır ve belki de onu hazırlayabilirim, dilerse başını örtebilir ve başörtülü cumhurbaşkanı olur inşallah.
Kaplavanın torunu olarak.
19 Ağustos 2009 Çarşamba
tersine komut almak
Uzun zamandır halletmem gereken işler vardı, Çok önemlileri ve içinde bir o kadar da komik olanları. Kimilerinin düşünmeden yaptıkları benimse düşünmeden eyleme geçememem sebebiyle iş kuyruğunda beklettiklerim.
Önemli işler özellikle felsefe, tarih ve dini alanında okumak yanında mutfağın ve oğlumun odasının camını silmek gibi sıradan işler. Kariyer konusunda fikri oluşumlar geliştirmek gibi önemli bir işler yanında evdeki çekmeceleri derleyip içinden çıkacak evrakı tasnif etmek gibi sıradan işler yapmak.
İşim herşeyleri ertelemek. Yok etmiyorum. sadece daha önemlileri gelince bir önceki ertelediklerimden birini seçiyorum. Yani tersine çalışıyorum. Önemli ve sıradan işlerim ise birikiyor yeni bir iş gelsin de onun yerine bizden birini yapsın diye. Böyle sürüp gidiyor. Nasıl oluyor da bunca işi yapanlarla aynı düzlemde kabul edilebiliyorum onu bilemedim. Nasıl oluyor da evime gelenler hayal kırıklığına uğrayıp derhal evi terk etmiyorlar. Bilmiyorum. Belki de konuk sayımı bunca işi yapanların konuk sayısıyla birlikte analiz etmeliyim. Bilmiyorum. Bu gün önemli ve sıradan işlerimden biri iki iş yaptım. Oğlumun odasının camını sildim. Çünkü yapmam gereken daha acil işler vardı.
Akşam kayınvalidemi davet ettim ve öncesinde komşunun ikindi çayına davet edildim. Yani onlara hazırlık yapamamak için sıradan bir iş seçmeliyim. İki gündür ablamdan aldığım bir kitaba daldım. Bu önemli işe koyuluren tabii ki dünlük önemli işlerimi aksattım. Akşam için dünden kalan sigara böreklerini çıkarıp kızarmaya hazır hale getirebilirim. Zorlarsam camı sildiğim kovaları boşatır banyoyu da insan içine çıkar hale getirebilirim. Belki daha da zorlar günlük gazeteyi kapıdan alır ve bir göz gezdiririm.
Ben kesinlikle eski zamanlarda yaşayan bir sultandım ve benim için tüm önemli ve sıradan işleri planlayan bilge ve yetenekli yardımcılarım vardı. Yoksa yaklaşık yüz yıldır demokrasinin hüküm sürdüğü bir memlekette en önemli ve en aciz işleri bile yapamayıp her konuda ahkâm kesiyor olmamı deliliğime yoracağım. Bu durum pek işime gelmiyor. Etrafta bu kadar deli var iken ben de onlardan biri olabilirim pek ala. Ama delilik benim vaktiyle geçtiğim ve geri dönemeyeceğim bir safha. Muhsin Çelebi misali biz yere koyduğumuz bir kaftanı bir daha üstümüze örtmeyiz. Güzel olsaydı orada kalırdım. Hayır hiç güzel değildi.
O vakit deli değilim. Bir bilgenin bana anlattığı gibi; “dünya akıllı iken çekilecek bir mekan değil o vakit aklımızı kaybetmek lazım. Bunun en mantıklı yolu ise aşık olmak” Deliliğimin kaynağı aşk olsa bu beni daha bir onurlandıran bir çıkış olurdu. Ondan emin olabilmem için başıma büyük felaketler gelmesi ve benim bunları yok saymış olmam gerekirdi. başıma gelenleri düşünürsek aşık olduğum konusu muğlakta kaldı.
Anlaşılacağı üzere ne olmadığımdan yola çıkarak ne olduğuma ulaşmaya çalışmam zaman alacak.Vakit ilerliyor. Komşuya gitmeden önce büyük ve küçük işlerden birkaç tane daha halledersem kendimi İstanbul’u fethederkenki mağrurluğu ile Fatih'e benzeteceğim.Önemli olan iş yazmaktı, sıradan iş ise komşuya gitmek üzere giyinmek.
Not: Eskiden ajandalarım olurdu yanımda ve bir kalem. Her yerde yazabilirdim. Bilgisayar iyi hoş ama her an içimden gelenleri taşıyabileceğim kadar elimin altında olamıyor maalesef.
Yaşasın demek ki bilgisayar bağımlısı olmamışım. Zaten olsaydım yazmaya değil beynimi bulandırmaya ayıracak vaktim olurdu. 19 ağustos 2009
Önemli işler özellikle felsefe, tarih ve dini alanında okumak yanında mutfağın ve oğlumun odasının camını silmek gibi sıradan işler. Kariyer konusunda fikri oluşumlar geliştirmek gibi önemli bir işler yanında evdeki çekmeceleri derleyip içinden çıkacak evrakı tasnif etmek gibi sıradan işler yapmak.
İşim herşeyleri ertelemek. Yok etmiyorum. sadece daha önemlileri gelince bir önceki ertelediklerimden birini seçiyorum. Yani tersine çalışıyorum. Önemli ve sıradan işlerim ise birikiyor yeni bir iş gelsin de onun yerine bizden birini yapsın diye. Böyle sürüp gidiyor. Nasıl oluyor da bunca işi yapanlarla aynı düzlemde kabul edilebiliyorum onu bilemedim. Nasıl oluyor da evime gelenler hayal kırıklığına uğrayıp derhal evi terk etmiyorlar. Bilmiyorum. Belki de konuk sayımı bunca işi yapanların konuk sayısıyla birlikte analiz etmeliyim. Bilmiyorum. Bu gün önemli ve sıradan işlerimden biri iki iş yaptım. Oğlumun odasının camını sildim. Çünkü yapmam gereken daha acil işler vardı.
Akşam kayınvalidemi davet ettim ve öncesinde komşunun ikindi çayına davet edildim. Yani onlara hazırlık yapamamak için sıradan bir iş seçmeliyim. İki gündür ablamdan aldığım bir kitaba daldım. Bu önemli işe koyuluren tabii ki dünlük önemli işlerimi aksattım. Akşam için dünden kalan sigara böreklerini çıkarıp kızarmaya hazır hale getirebilirim. Zorlarsam camı sildiğim kovaları boşatır banyoyu da insan içine çıkar hale getirebilirim. Belki daha da zorlar günlük gazeteyi kapıdan alır ve bir göz gezdiririm.
Ben kesinlikle eski zamanlarda yaşayan bir sultandım ve benim için tüm önemli ve sıradan işleri planlayan bilge ve yetenekli yardımcılarım vardı. Yoksa yaklaşık yüz yıldır demokrasinin hüküm sürdüğü bir memlekette en önemli ve en aciz işleri bile yapamayıp her konuda ahkâm kesiyor olmamı deliliğime yoracağım. Bu durum pek işime gelmiyor. Etrafta bu kadar deli var iken ben de onlardan biri olabilirim pek ala. Ama delilik benim vaktiyle geçtiğim ve geri dönemeyeceğim bir safha. Muhsin Çelebi misali biz yere koyduğumuz bir kaftanı bir daha üstümüze örtmeyiz. Güzel olsaydı orada kalırdım. Hayır hiç güzel değildi.
O vakit deli değilim. Bir bilgenin bana anlattığı gibi; “dünya akıllı iken çekilecek bir mekan değil o vakit aklımızı kaybetmek lazım. Bunun en mantıklı yolu ise aşık olmak” Deliliğimin kaynağı aşk olsa bu beni daha bir onurlandıran bir çıkış olurdu. Ondan emin olabilmem için başıma büyük felaketler gelmesi ve benim bunları yok saymış olmam gerekirdi. başıma gelenleri düşünürsek aşık olduğum konusu muğlakta kaldı.
Anlaşılacağı üzere ne olmadığımdan yola çıkarak ne olduğuma ulaşmaya çalışmam zaman alacak.Vakit ilerliyor. Komşuya gitmeden önce büyük ve küçük işlerden birkaç tane daha halledersem kendimi İstanbul’u fethederkenki mağrurluğu ile Fatih'e benzeteceğim.Önemli olan iş yazmaktı, sıradan iş ise komşuya gitmek üzere giyinmek.
Not: Eskiden ajandalarım olurdu yanımda ve bir kalem. Her yerde yazabilirdim. Bilgisayar iyi hoş ama her an içimden gelenleri taşıyabileceğim kadar elimin altında olamıyor maalesef.
Yaşasın demek ki bilgisayar bağımlısı olmamışım. Zaten olsaydım yazmaya değil beynimi bulandırmaya ayıracak vaktim olurdu. 19 ağustos 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)