Değerli Hocam;
Kusur işleyene avazı çıktığı kadar bağırıp huzurundan kovmayan, bu da kim oluyor ki muhattap alayım deyip görmezden gelmeyen, bana ne deyip öylesine bir iki cümle ile başından savmaya çalışmayan bilakis nazikane cevap verirken bir taraftan da hatasını gösteren kişide olsa olsa hoca sabrı ve anlayışı olur.
Müsaadenizle size Hocam deyiverdim.
Günümüzde hoca olmak için bilmem ne okullarında neleri ezberleyip bilmem ne sınavlarında kaç puan almak gerekiyor da kendisine fikir beyan edenlerin kadrini kıymetini bilmek, onlara da sabır, hoşgörü ve nezaket göstermek gerekmiyor.
Bizler kağıt kalemden uzaklaşalı, interneti ve cep telefonu birine bağlanıp dakika ve skor almak veya bilmem neyi bildirip diğer taraflara döner olduk.
Hal hatir sormak annelerimizin kabul günlerinde gelen misafirlere söylediğimiz ve selavat getirmek gibi manasını bilmeden tekrarladığımız kelime dizisi oldu.
Şık kahve salonlarında sunulan pastanın şekli zarafet, bilmesek de yanımızdakinin istediğinden sipariş etmek görgü sayıldı.
Gerçek ise sipariş ettiklerimizden bir miktar yedikten sonra o şık peçete ile ağzımızı silip buruşturduk tan sonra tabağı insan içine çıkamaz hale getirip kadife örtülü masanın üstüne bıraktığımızda ortaya koyduğu muzdu.
Bundandır hizmet personelinin hızlıca masaları toplaması.
Yoksa bir çuval un fiyatına alınan bir dilim pasta bütün ihtişamı ile (bir gelin gibi) masaya gelip Kara Murat filmindeki yabancı barbarların saldırısına uğramış köylü kadınların son cümlesini söyleyip ruhunu teslim ettiği gibi masadan ayrılmazdı.
Kıymetli Hocam;
Kabahatimi anladım ve düzeltmek istiyorum.
Kabul ederseniz öncelikle geçmiş bayramınızı tebrik ederim.
Bu vesile ile önemli bir konuya deyineceğim.
ODTU yazınızı tebessümle okudum. Ancak size bildirmem gerekir ki eşim ve ailesindekiler ciddi ciddi ülkenin dikta rejimine gitmesinden ve büyük olaylarla Suriye veya Mısır'a dönmesinden dolayı çok endişeli. İnsan içinde olmayınca buna nasıl inandıklarını anlamıyor olabilir.
Ben vaktiyle zorla başörtüsüz olarak çalışmak zorunda kaldığım, her ortamda aşağılandığım halde, tek kurtuluşun cumhuriyet ilke ve inkılaplarını bağlanmak ve olduğu yerde saymak olarak görenlerin şu an hissettikleri korku ve umutsuzluğu hiç yaşamadım.
Huzur ve mutluluğun Allah'ın izniyle değil de insanların merhameti ve kanunların sınırları ile sağlanacağına inananları rahatlatmak için;
(onların anladığı dilden daha yalın bir Türkçe ve serpiştirilmiş ingilizce ile :)
Yakın tarihte kıyamet kopmaz, doğal afet yaşanmaz veya herhangi bir büyük kulüp şike yaparken diğer büyük kulüp tarafından birilerine gambazlanmaz ise,
Aynı şekilde giyinip, yiyip içip, tatil yapabileceklerini, olası sözlü veya göz ile imalı saldırılarda garantör olarak kendimizi feda edebileceğimizi ama onların asla ve kata birşey yapmalarına gerek kalmayacaklarının teminatını vermeliyiz.
Ben eşim ve etrafındakileri teskin ediyorum ama sizin hitap ettiğiniz kesim daha büyük siz de lütfen o kısımı bu korkuların yersiz olduğuna ikna edin,
Korkulanlara da yaptıklarının birilerinde büyük korku oluşturduğunu hatırlatın.
Saygılarımla, sağlıcakla kalın.ZR 24/10/13
10 Ağustos 2014 Pazar
Manasız hatta manasını bozan beste ile vara yoğa çalınıp da kıymetsizleştirilmeye çalışılan marşımız
Kıymetli hocam;
Allah sizden razı olsun ne zamandır dilimde olanı dillendirdiğiniz için.
Ailemin tüm karşı çıkmalarına rağmen her fırsatta söylerim ben Rum’um (Trabzonlu) eşim de Sırp(o Makedon diyor ya).
Ben irticacıyım (türbanlı) eşimse radikal laik(Kadiköylü).
Ben demokratım o cumhuriyetçi. Zaten cumhur sefalet içinde ezilirken baştakiler refah içinde ise krallıktan ne faklı var ki Cumhuriyetin.
Türkiye’de Hanefi olmak Ehlibeyte yapılanlara sessiz kalmayı benimsemek ve Aleviliği dışlamak olarak tanımlandığından Sünni gibi davransam da Aleviyim diyorum.
Kuran'ı, Mesnevi’i anlayamamak, yurdumun bir köşesindeki insanlarla konuşarak anlaşabilmek için Arapça, Kürtçe ve farsça öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.
İstiklal Marşını severim.
Rahmetli Mehmet Akif’i de bu marşı sahiplenmeyip, Yazdırana ve yazılan millete adamasından ve yaptıklarının karşılığını Allah’tan beklemesinden dolayı sayarım.
Yine de İstiklal Marşımızın vara yoğa o manasız ve hatta manasını bozan beste ile okunmasına karşıyım.
Başkaları bilmem ne için asıyor diye evdeki bayrağı bayramlarda bile asamaz oldum.
Ne Mustafa Kemal’i ne de Osmanlı padişahlarını severim. Bir lider varlıklı ve yatağında ölmüşse ona acırım. Cephede veya suikast ile öldürülen ve ailesine mütevazi bir hayat yaşatanların hizmetlerinin karşılığını ahirette alacaklarına ve asıl onların takdir edilmeleri gerektiğine inanırım.
Allah'a inananı da inanmayanı da sabırla dinleyen ve dualarını kabul eden yaratıcımızın bu dünyada birine mevki ve güç verdiğinde bunu neye ve nasıl kullanacağını kırat kırat ölçerek karşılığını yaşatacağını bildiğim için vazgeçtim çocukluk (Reis-i cumhur olma) hayalimden.
Bizim de Amerikan filmlerindeki gibi 10, 20, 30, 50, 100, 500, 1000, 1500 ve hatta 2000 yıllık geçmişimizde yaşanan korkunçlukları dürüstçe açığa koyabileceğimizi günlerin gelmesini bekliyorum .
Burada veya başka topraklarda beraber yaşadığımız, zorla veya bir şekilde yerlerinden ederek mallarına el koyduğumuz, dillerini veya inançlarını değiştirmeye zorladığımız tüm komşularımızdan özür dileyip ruhumuzu kul hakkından temizleyerek Allah'ın huzuruna çıkmayı diliyorum.
Bunlar olmayacaksa başa geçen faşist yönetim tarafından vatana ihanet suçundan asılmayı belki bu sebeple öteki dünyaya şehit olarak intikal etmeyi bekliyorum.
Şimdilik trafikte sarı ışıkta hızlanarak geçmeye çalışmaktansa mümkünse yavaşlayıp kırmızı geliyor diye durmaya, dünyayı kirletmeye sebep olan kimyasalları en az miktarda tüketmeye, geleceği ipotek altına alan israfı en azından kendi evimde önlemeye, başıma gelen haksızlıklara “bu neki insanlar neler yaşadı” diyerek şükretmeye ama hakkımı aramaya ve başkalarına da işim vesilesiyle her fırsatta Allah'ın verdiği hakları göstermeye çalışarak kul hakkına, diğer canlıların ve canını görecek gözümüz olmayan Allah'ın yarattıklarının hakkına saygı duyarak yaşamaya çalışıyorum.
Bahsettiğiniz Milli duruş dünyada bir dönem uygulandı, öyle özeldi ki uygulayanlar uğruna şehit oldu, yerlerine kendileri için yaşayanlar geçti. Onlar uzun bir dönem muvaffak oldu. Nihayetinde Sultan Süleyman'a kalmayan dünya onlara da iki metrelik bir mezar oldu.
Allah bize de ruhumuzu hak yolunda çalışırken teslime etmeyi ve diğer teferruatları (ırk, dil, mezhep, inanış farkı…) baharda hava uçuşan polenler gibi astımı olanları krize sokacak allerjenler gibi (o dönem için belki gerekli ama geçici) görebilmeyi, alerjisi olanları anlamayı, alerjimiz olmadığı için şükretmeyi nasip etsin. Ben her bahar hasta olurum. Allah’tan dileğim bedenimin bahara gösterdiği duyarlılığın aklımın zihniyet değişikliklerine göstereceği anlayışın bedeli olmasıdır.
Allah'ın binlerce yılda sabrettiği çeşitlilik insanların birbirine hakkaniyet gösterdiği sürece bakii kalsın.
Sağlıcakla kalın ZR21 -10 - 2013
Allah sizden razı olsun ne zamandır dilimde olanı dillendirdiğiniz için.
Ailemin tüm karşı çıkmalarına rağmen her fırsatta söylerim ben Rum’um (Trabzonlu) eşim de Sırp(o Makedon diyor ya).
Ben irticacıyım (türbanlı) eşimse radikal laik(Kadiköylü).
Ben demokratım o cumhuriyetçi. Zaten cumhur sefalet içinde ezilirken baştakiler refah içinde ise krallıktan ne faklı var ki Cumhuriyetin.
Türkiye’de Hanefi olmak Ehlibeyte yapılanlara sessiz kalmayı benimsemek ve Aleviliği dışlamak olarak tanımlandığından Sünni gibi davransam da Aleviyim diyorum.
Kuran'ı, Mesnevi’i anlayamamak, yurdumun bir köşesindeki insanlarla konuşarak anlaşabilmek için Arapça, Kürtçe ve farsça öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.
İstiklal Marşını severim.
Rahmetli Mehmet Akif’i de bu marşı sahiplenmeyip, Yazdırana ve yazılan millete adamasından ve yaptıklarının karşılığını Allah’tan beklemesinden dolayı sayarım.
Yine de İstiklal Marşımızın vara yoğa o manasız ve hatta manasını bozan beste ile okunmasına karşıyım.
Başkaları bilmem ne için asıyor diye evdeki bayrağı bayramlarda bile asamaz oldum.
Ne Mustafa Kemal’i ne de Osmanlı padişahlarını severim. Bir lider varlıklı ve yatağında ölmüşse ona acırım. Cephede veya suikast ile öldürülen ve ailesine mütevazi bir hayat yaşatanların hizmetlerinin karşılığını ahirette alacaklarına ve asıl onların takdir edilmeleri gerektiğine inanırım.
Allah'a inananı da inanmayanı da sabırla dinleyen ve dualarını kabul eden yaratıcımızın bu dünyada birine mevki ve güç verdiğinde bunu neye ve nasıl kullanacağını kırat kırat ölçerek karşılığını yaşatacağını bildiğim için vazgeçtim çocukluk (Reis-i cumhur olma) hayalimden.
Bizim de Amerikan filmlerindeki gibi 10, 20, 30, 50, 100, 500, 1000, 1500 ve hatta 2000 yıllık geçmişimizde yaşanan korkunçlukları dürüstçe açığa koyabileceğimizi günlerin gelmesini bekliyorum .
Burada veya başka topraklarda beraber yaşadığımız, zorla veya bir şekilde yerlerinden ederek mallarına el koyduğumuz, dillerini veya inançlarını değiştirmeye zorladığımız tüm komşularımızdan özür dileyip ruhumuzu kul hakkından temizleyerek Allah'ın huzuruna çıkmayı diliyorum.
Bunlar olmayacaksa başa geçen faşist yönetim tarafından vatana ihanet suçundan asılmayı belki bu sebeple öteki dünyaya şehit olarak intikal etmeyi bekliyorum.
Şimdilik trafikte sarı ışıkta hızlanarak geçmeye çalışmaktansa mümkünse yavaşlayıp kırmızı geliyor diye durmaya, dünyayı kirletmeye sebep olan kimyasalları en az miktarda tüketmeye, geleceği ipotek altına alan israfı en azından kendi evimde önlemeye, başıma gelen haksızlıklara “bu neki insanlar neler yaşadı” diyerek şükretmeye ama hakkımı aramaya ve başkalarına da işim vesilesiyle her fırsatta Allah'ın verdiği hakları göstermeye çalışarak kul hakkına, diğer canlıların ve canını görecek gözümüz olmayan Allah'ın yarattıklarının hakkına saygı duyarak yaşamaya çalışıyorum.
Bahsettiğiniz Milli duruş dünyada bir dönem uygulandı, öyle özeldi ki uygulayanlar uğruna şehit oldu, yerlerine kendileri için yaşayanlar geçti. Onlar uzun bir dönem muvaffak oldu. Nihayetinde Sultan Süleyman'a kalmayan dünya onlara da iki metrelik bir mezar oldu.
Allah bize de ruhumuzu hak yolunda çalışırken teslime etmeyi ve diğer teferruatları (ırk, dil, mezhep, inanış farkı…) baharda hava uçuşan polenler gibi astımı olanları krize sokacak allerjenler gibi (o dönem için belki gerekli ama geçici) görebilmeyi, alerjisi olanları anlamayı, alerjimiz olmadığı için şükretmeyi nasip etsin. Ben her bahar hasta olurum. Allah’tan dileğim bedenimin bahara gösterdiği duyarlılığın aklımın zihniyet değişikliklerine göstereceği anlayışın bedeli olmasıdır.
Allah'ın binlerce yılda sabrettiği çeşitlilik insanların birbirine hakkaniyet gösterdiği sürece bakii kalsın.
Sağlıcakla kalın ZR21 -10 - 2013
8 Mart 2014 Cumartesi
HATSABA
HATSABA
1.
Ağladım,
ama içimden.
Yoksa kızardı bana yüksek gururum.
Eskiden olmayan yollar,
eskiden kocaman olan fındıklıkların içinde
zikzaklar çizmiş,
Her şey değişmiş,
bir başına kalıvermiş,
kapısı yeşil,
duvarı beyaz boyalı
Hatsaba'ga.
Otuzbeş kilo ağırlığıma,
eve çuval taşırken çektiğim yorgunluk
ve ettiğim dualar sayesinde kapıya gelen yol,
arazi gibi,
bölüp parçaladı çocukluk anılarımı.
Benim yola
ve yol ile geleceklere (annemlere) duyduğum hasreti,
şimdilerde yolu olup
geleni olmayan Hatsaba
ve meyve ağaçları çekiyor olmalı.
"Hayat benim intikam yerde koymadı,
Oh olsun o Hatsaba’ya" diyor karakız...
Ben gülümsüyorum.
Elimde sihirli bir değenek olsa,
Geri döndürsem zamanı...
Mayıs, haziran, temmuz veya bir ağustos günü;
Arazilerin, ağaçların, evlerin, eski insanların,
hayvanların (kedim dumanın) olduğu köyüme dönmek isterdim de,
O zamanlar yaşadığım
hüzün ve yalnızlığım da canlanmayacak olsa...
2.
İmtihan;
kimi için elindekini kaybetmek,
kimi için hiç sahip olamamak.
Sahip olamamanın yüküyle dolan “hiçlik kefesi”
Bu kadar ağır mı gelir tartıda?
Oysa ki “her şey” vardı diğer kefede.
Erik, elma, armut ağaçlarında meyveler,
Fındık diplerinde hamuçeralar,
Ahırda "Filcan" (sığırımız),
Duvarların arasına yuva yapmış serçeler,
Havada birkaç bulut,
Öğlen kızdıran güneş,
Sobanın üstündeki aliminyum tencerede badist mancası,
Suluğun başında asılı torbada acımaya başlamış süzme yoğurt,
Tavan arasındaki kavranda kokmuş peynir,
Ara mabeyin kapısının arkasındaki küpte fasulye turşusu,
Ambarda eski tuzlu tereyağı,
Oyanki odanın canımın önünde tasta kurutulmuş kavurma
Çarşı kapısındaki sırtta yere döküklen dutlar...
En önemlisi
Gelinine ve oğluna karşı katı,
bana karşı son derece müşfik ve cömert babaannem…
Babaannem,
Baktı sıkıldım yalnızlıktan,
Daldım, karşıki dağlara bakıyorum,
Erik toplatır,
Sarmaş’a satmaya yollar,
Parası ile ekmek margarin ve bisküvi almamı söylerdi.
(o margarin sevmez)
Ben Hozanların başında,
Kızdıran güneşle erimeye başlayan margarine
kopardığım ekmeği daldırır
Yemek molası verirdim.
3.
Köydeyim,
Kendisine tutumlu
başkasına cömert olan babaannemin yanımda,
beni istemeyen
(babaanneme arkadaş olayım diye her tatilde beni köye gönderen)
anne babamın
(şehirin)
uzağındaydım.
Acaba,
kız olduğum için,
sadece kız olduğum için değil
Allah’ın belası ortanca kız olarak onlara gönderildiğim için mi?
Çocuk yaşta
her fırsatta beni babaannemin yanına yolluyorlar.
Görünüşüm ablama,
kızkardeşime ne de anneme benzemediği için mi?
Babaanneme arkadaş olarak kız kardeşlerim içinde beni seçiyorlar.
O'nun gibi esmer olduğum için mi?
Şehre geldiğinde "hayde Karakizum gidelum köyumuze"
diye beni götürüyor babaannem yanında.
Onlar şehirde kalıyor tatillerde,
benim tatilim babaannemle köyde.
Çok yaramaz olduğum için mi?
(eşkıya der babaannem bana)
Şehirde, annemin kurduğu sofrada
ailemle yemek yemeyi haketmiyorum.
Öğle yemeği için eve gelmeye üşenen babaanneme
Ayran yapmak için bakraça yoğurt koydum,
Ekmeği sofra bezine sardım,
turşuyu küçük bakır tavada kavurdum.
Dik arazinin bozuk patikalarında,
dökmeden babaanneme yemek götürmek için çabalıyorum.
Bunları sıradan bulan babaannem
"hayde oğlum nerede kaldun?" diye bağırıyor arazinin dibinden.
Karakızım ya,
Onun Karakızı'yım ya,
Onun kadar hızlı olabildiğimi göstermek zorundayım.
Ona benziyorum ya,
onun gibi becerikli,
ona layık yiğit (cesur) olmalıyım.
Yaşımın üstünde sorumluluk alıp
oyalanmadan, yemeği ona götürmeliyim.
Babaannemin Karakız'ı olduğum için mi?
Masada annemin yaptığı yemeği yemek yerine
Fındıklıkta veya tarlada babaanneme yemek taşımak zorundayım.
4.
Zekiyim ben,
Karadenizin dağ köyünde
Kız olmanın ne denli lanetli olmak olduğunu çabucak kavradım,
Çocuk yaşta varlığımın dünyaya nasıl yük olduğunu da anladım.
Merak etmesinler,
Onları "ortanca kızın" külfetinden kurtarmak için,
İstasyonuma uğrayan ilk trene binip,
İlk fırsatta yanlarından ayrılacağım.
Kimse suçlu değil,
Kız olarak dünyaya geldiğim için
Her sıkıntılı durumda suçu kendimde arayacağım.
Herkes haklı
ve her itham doğru deyip
her saldırana teslim olacağım.
5.
Aslında;
Deli gibi
annemi ve babamı ve kardeşlerimi özlüyordum,
onlar beni özlemiyor, köye gönderiyor diye
gururumdan özlemimi içime gizliyorum.
Ailemle olmayı
babaannemle olmaktan daha çok sevdiğimi
söyleyemem ki,
Ama çocuğum,
Yalnızlığı ve terkedilmişliği
her fırsatta
anneme "saldırmadan"
sindiremem ki,
...
6.
Seneler,
şelaleden aşağı akan su misali
geçerken,
Ben,
beni isteyen
evlat, eş, öğrenciler, arkadaşlar,
komşular ve dostlarla gezerken,
Ailemin fersah fersah uzağında kalacağım.
Köye bırakılan Karakız;
Ailesi, İşi, evi, arabası, parası olmasına şaşıracak,
“neden beni seviyorlar,
neden yanımda olmak sitiyorlar,
ben sevilmeye layık mıyım ki”
diye soracak
belki de ruh hekimime.
Oğlu kendisi (Karakız) gibi hissetmesin diye,
Yanında saklayacak,
Bütün güçlüklere tek başına göğüs gerecek,
oğlunun Onu seven ve hiç bırakmayan annesi olacak.
7.
Ne ki,
Oğluma göre
"Anneanne"; tatil yeri,
"köy"; özgürlüğe kaçış,
"Anne"; yaşayacağı yeri oğluna göre seçen kişi
"Aile"; annesi, babası ve kardeşiyle “dünyası”
"Oğlum"; o dünyada sonsuza kadar
söz sahibi olacak
"birleşmiş milletler daimi konseyi üyesi"
Ne olursa olsun
oğlumun kahramanı
"Anneannesi"
Benim annem;
Kızına karşı katı,
torununa müşfik,
sanki babaannemin bakiyesi
8.
Kim aslında
Köye,
hatsabaya,
babaannemin yanına
gönderdi beni?
Bana kardeşlerimden ayrı bir yol çizen
gerçekten de annemler mi?
Yoksa
Anne babamın katılığından mı korudu beni babaannem aslında?
Onları yetiştirirken yaptığı
günahların tevbesi miydi
beni büyütebilmesi,
Ceza mıydı
yoksa hediye mi,
Bilge Kaplava'nın
Karakız'ı (eşkıya) ile arkadaşlığı?
Kim,
Acımadan,
boğulacağım o hasret denizine
atıverdi beni
ben daha çok küçükken?
Kim
"Garipluk" suyuyla
yoğurup yüreğimi,
babaannemin
Allah'a gümeni ve dualarıyla fırınınladı?
Kİm, benim eşkıya karakterimi
babaannemin “gümeni"
(umudu) yaptı?
Kim,
Sonsulukla aramdaki
dua ipini eğirdi
(babaannemin naylon çuvallardan ip eğirdiği gibi)
Kim kör düğümle
beni varlığına bağladı?
9.
Ben,
Babaannemin bana yüklediği otları
Makbule halanın evinin önünde
bıraktığım gibi
(Orası
bizim eve varmadan önceki son durak,
Oysa ki
yükleri eve çıkarmak için
daha on dakikalık yol tırmanmak gerek)
Yok öyle değil,
Ben,
taşıyamayacağım yükleri;
varlığımın oluşturduğu külfeti,
kız olmanın verdiği laneti
ve yalnızlığı
dünyada bırakıp,
(babaanneme kızdığım zamanlarda
babaannemi terkedip
ormana kaçtığım gibi)
hiçlik uzayına bırakırken kendimi
Kim
beni yörüngesinden ayırmadı?
Ben,
vaktinden önce
dönmeye karar verdiğimde
geldiğim yere
kim gülümsedi hiç kızmadı?
Kim,
babaannem gibi
her hatamı affedip,
her yalnızlık hissimde
mutlu etmek için
başka başka
Sarmaşlara yolladı beni?
Ben, yalnız kalıp
yok olmaya çalışırken,
Kim,
Evlat, Arkadaş, Eş ile
etrafımı sardı
sarmaladı?
Kim,
Beni hasta ettiklerini unutturdu da
Sağlığımı babamla,
Merhametimi annemle sağladı.
Kim,
Yoksulluğumu,
yoksunluğumu alıp,
sınırsız varlıkla
dört bir yanımı sardı?
Kim gibi çıktı karşıma?
Nasıl korudu?
Ne gibi kazındı aklıma?
Kim idim doğduğumda?
Kim oldum çocukluk tatillerimi
hatsaba da
babaanneme arkadaş olarak geçirdiğim
senelerden sonra
(seneler kadar uzun sürerdi günler
ve
asırlar kadar yavaş geçerdi haftalar)
10.
Yine,
beyaz bulutlarıyla
mavi gökyüzünün kapladığı
dağların ortasında,
yeşilliklerin içindeyim.
Artık Gablava yok buralarda,
Ben kendi rızamla geliyorum köye,
Bakarsan
yeşilliklerin dilini en iyi bilen
babaannemin
fersah fersah uzağındayım.
Görürsen
en yakın arkadaşım Gablava yine.
Her an yanımda gibi,
Konuşmalarımın arasında geçiyor
onun bilge cümleleri
Ben,
ona kızıp
senelerce kaçsam da buralardan,
Etrafımı çevreleyen aynalar gibiydi
duaları,
Ne yana dönsem
oradaydı babaannem.
11.
Beni
ailemden uzaklaştırırken
yüreğime kazınan hasretten mi?
Çocukluğuma ve babaanneme
duyduğum özlemden mi?
O zamanlar hissettiğim
"gariplukdan" mı?
Karakız gibi gurur yapamıyorum,
Burnumu tıkayan,
Başıma ağrılar sokan yaşlar,
Gözlerimden süzülüp masaya akıyor.
Hangi eski resimler
geliyor gözümün önüne de
şimdiki görüntüleri
bulanıklaştırıyor?
Kim ağlatabiliyor
Babaannesinin "eşkıyası'nı",
babasının yaramaz, fena, Kudulinası'sını,
annesinin isyankar çocuğu, baş belasını,
nasıl da ağlayabildi seneler sonra Karakız?
Bu arada
sahi kim terk etti Hatsaba'yı
yalnızlığa?
(Karakız'ın bedduası)
Hatsaba;
yeni yapılan evin bahçesindeki
dekor şimdi
Gablava'nın koca Hatsaba'sı
ve kıymetli köyü;
Çocukların eğlence
ve özgürlük yeri.
-Son-
Yalnızlığa terkedilen Hatsaba'ya gönderilen
“karakızın”
Gariplukla geçen çocukluğu,
Ya da
"Eşkıyanın" Gablavayla arkadaşlığı.
Hasret ve umudun,
Doğa ve duanın,
Yalnızlık ve güvenin,
Korku ve gücün serüveni.
Zaman,
Allah'ın bana en büyük hediyesi,
Dönmeyeyim
ben o eski günlere
böyle çok iyiyim
21 Aralık 2013 Cumartesi
Görünür olmak için görünmezlik duvarını aşmak mı lazım?
Görünür olmak için görünmezlik duvarını aşmak mı lazım?
Etrafıma baktığımda insanların saçlarının, gözlerinizin ve teninin renklerini, uzun, orta veya kısa boylarını, zayıf, normal veya şişman olmalarını büyük bir sorun teşkil etemdiğini farkettim. (en güzel mankenini arayan bir ajansın yöneticisi değilse bakan)
İnsanların kendileri gibi veya kendilerinden daha az güzel olanı kabul edebilirken sadece güzellikte çok iddialı olanların kendilerinden güzel ile yanyana olmaya cesaret edemediklerini gördüm
...
“Akıl derdi babaannem nazar almaz çünkü herkes kendi aklını beğenmiş saklar”.
Aklın ise ancak kendini gösterecek büyük bir gücün desteğini almamışsa arkasına kendini göstermebildiğini üzülerek gördüm.
Eskiden akla destek vermek için insan aranıyorken şimdilerde insanlar akıllarına desteği arar oldu.
Destek verecek olanları ise derin korkular sardı.
“Bana yeteri kadar hürmet etmezse, boynuz kulağı geçerse, beni saymaz da emeğimi heba ederse?...”
Akıllar "O zaman seçici olayım" dedi destek vermek için ki; medenleşen toplumlarda bunun için kurulan kurumlarda halkın vergilerinin bir kısmı ile hayatlarını sürdürürken.
Bunu farkeden seçilmişler "çok keyfi olmaya başladılar, merkezi sınavlar ile barajlar koyalım, yeterlilikleri arttıralım ki başkalarına da haklar (!) tanıyalım" dediler.
Seçilebilmek için; hayattan kopmak ve yıllarını bu sınavlara çalışarak tüketmek gerektiği için, madden veya manen buna dayanamayacak olanların bir kısmı da elenmiş oldu.
Hiçbir görüşü ihtiva etmeyen merkezi sınavlardan sonra görüşlerinin dikkate alınır olmasına utanmayanlar kendi cebinden çay ısmarlamadıkları halde seçilmemiş "değer verilmeyen" insanların cebinden yemekler yedi, seyahatler yaptı, kitaplar bastı, dünyanın sırrını anladı
Dünyanın sırrını anladı da “sahip olduklarının kendisine ait olmadığını” anlayamadı.
Nesli tükenmesin, varlığı önemsizleşmesin, çalıştığı kurumlar gereksiz görülmesin diye
"sen de gel" dedi katılmak isteyenlere pek tabii ki “görünmez olman kaydıyla”.
Doğduğunda ve okumaya başladığında kıymetli olup üniversitede ilgi gören insan; daha çok düşünmek, bunları paylaşmak ve dünyaya çareler üretmek için
Sistematik düşünme yoluna adım attığında;
“Toplumların kuraları şeffaf duvarlar gibidir ancak onlara çarpınca fark edersin” diyen hocamı tasdik eder gibi “seni artık görmeyecekler, en çok da biz görmeyeceğiz bu koşulla burada barınabilir ve bunları aşabilirsin” tabelasını okudu yüzüne bakmayan seçkinlerin arkasındaki duvarda.
Kendini yok edecek kadar cesur olmayan, görünen değil de gören olmayı yeğleyen çekilse de, daha akıllı, sabırlı, sinsi, belki de gerçekte göremeyecek kadar kör ve görülmezliğin manasını anlayamayacak kadar uzak olanlar takıldı bu kervana.
Kendilerini hiç görmeyip "görünüp de ne olacağım varsın burada kalayım" diyenler de oldu mutlaka.
Görünebilmek için çıktığı yolculukta kişi yavaşça görünmez olurken, ismin önüne unvanlar ve unvanı veren kurumlar geçmeye başladı, kimilerinde mesleğin, servetinin veya soyadının isminin önüne geçtiği gibi.
Bu yolla insan ve görünür oluvermeye başlayanları ayırmak için
“geçmişlerini, servetlerini, unvanlarını veya soysimlerini görmemiş olsak”
fikirlerini dinler, yazar veya okur veya düşünmeye değer görür mü yetkinler diye geçirdim aklımdan.
Şöyle bir etrafıma baktığımda...
Muhabbetlerimle
21 Aralık 2013 Zeynep Reyhan
www.kaplava.blogspot.com
Etrafıma baktığımda insanların saçlarının, gözlerinizin ve teninin renklerini, uzun, orta veya kısa boylarını, zayıf, normal veya şişman olmalarını büyük bir sorun teşkil etemdiğini farkettim. (en güzel mankenini arayan bir ajansın yöneticisi değilse bakan)
İnsanların kendileri gibi veya kendilerinden daha az güzel olanı kabul edebilirken sadece güzellikte çok iddialı olanların kendilerinden güzel ile yanyana olmaya cesaret edemediklerini gördüm
...
“Akıl derdi babaannem nazar almaz çünkü herkes kendi aklını beğenmiş saklar”.
Aklın ise ancak kendini gösterecek büyük bir gücün desteğini almamışsa arkasına kendini göstermebildiğini üzülerek gördüm.
Eskiden akla destek vermek için insan aranıyorken şimdilerde insanlar akıllarına desteği arar oldu.
Destek verecek olanları ise derin korkular sardı.
“Bana yeteri kadar hürmet etmezse, boynuz kulağı geçerse, beni saymaz da emeğimi heba ederse?...”
Akıllar "O zaman seçici olayım" dedi destek vermek için ki; medenleşen toplumlarda bunun için kurulan kurumlarda halkın vergilerinin bir kısmı ile hayatlarını sürdürürken.
Bunu farkeden seçilmişler "çok keyfi olmaya başladılar, merkezi sınavlar ile barajlar koyalım, yeterlilikleri arttıralım ki başkalarına da haklar (!) tanıyalım" dediler.
Seçilebilmek için; hayattan kopmak ve yıllarını bu sınavlara çalışarak tüketmek gerektiği için, madden veya manen buna dayanamayacak olanların bir kısmı da elenmiş oldu.
Hiçbir görüşü ihtiva etmeyen merkezi sınavlardan sonra görüşlerinin dikkate alınır olmasına utanmayanlar kendi cebinden çay ısmarlamadıkları halde seçilmemiş "değer verilmeyen" insanların cebinden yemekler yedi, seyahatler yaptı, kitaplar bastı, dünyanın sırrını anladı
Dünyanın sırrını anladı da “sahip olduklarının kendisine ait olmadığını” anlayamadı.
Nesli tükenmesin, varlığı önemsizleşmesin, çalıştığı kurumlar gereksiz görülmesin diye
"sen de gel" dedi katılmak isteyenlere pek tabii ki “görünmez olman kaydıyla”.
Doğduğunda ve okumaya başladığında kıymetli olup üniversitede ilgi gören insan; daha çok düşünmek, bunları paylaşmak ve dünyaya çareler üretmek için
Sistematik düşünme yoluna adım attığında;
“Toplumların kuraları şeffaf duvarlar gibidir ancak onlara çarpınca fark edersin” diyen hocamı tasdik eder gibi “seni artık görmeyecekler, en çok da biz görmeyeceğiz bu koşulla burada barınabilir ve bunları aşabilirsin” tabelasını okudu yüzüne bakmayan seçkinlerin arkasındaki duvarda.
Kendini yok edecek kadar cesur olmayan, görünen değil de gören olmayı yeğleyen çekilse de, daha akıllı, sabırlı, sinsi, belki de gerçekte göremeyecek kadar kör ve görülmezliğin manasını anlayamayacak kadar uzak olanlar takıldı bu kervana.
Kendilerini hiç görmeyip "görünüp de ne olacağım varsın burada kalayım" diyenler de oldu mutlaka.
Görünebilmek için çıktığı yolculukta kişi yavaşça görünmez olurken, ismin önüne unvanlar ve unvanı veren kurumlar geçmeye başladı, kimilerinde mesleğin, servetinin veya soyadının isminin önüne geçtiği gibi.
Bu yolla insan ve görünür oluvermeye başlayanları ayırmak için
“geçmişlerini, servetlerini, unvanlarını veya soysimlerini görmemiş olsak”
fikirlerini dinler, yazar veya okur veya düşünmeye değer görür mü yetkinler diye geçirdim aklımdan.
Şöyle bir etrafıma baktığımda...
Muhabbetlerimle
21 Aralık 2013 Zeynep Reyhan
www.kaplava.blogspot.com
25 Temmuz 2013 Perşembe
El de O avuç da O
Sabrı isteten de Allah,
İstedigine veren de
Derdi veren elbet dermani da saklar kendinde
Yanlışa da doğruya da
O dilerse variriz.
Herseyi kendimizden bilirsek
Aldaniriz.
Bir anda Ruhumuza can verirken Ruhu
Karar verdiğimiz,
O anı gerçekleştirilen
O'nu ve isimlerini ortaya serdiğimiz,
Sonrada marifet sayıp yaratılmayı
Diğerlerini yerdiğimiz.
Sırat;bizim inşaa ettiğimiz köprüdür
Niyetlerimizle niyazlarimiz aradinda gerdigimiz.
Dünyada insanlar var da
O uzaktan mı izler?
Madem ki sah damarimizdan daha yakin
Neden kendini gizler?
Biz dua ederken niçin göklerde bakariz.
El de O avuç da O
Niçin şifa gelsin diye Onu ellere açarız?
zr
İstedigine veren de
Derdi veren elbet dermani da saklar kendinde
Yanlışa da doğruya da
O dilerse variriz.
Herseyi kendimizden bilirsek
Aldaniriz.
Bir anda Ruhumuza can verirken Ruhu
Karar verdiğimiz,
O anı gerçekleştirilen
O'nu ve isimlerini ortaya serdiğimiz,
Sonrada marifet sayıp yaratılmayı
Diğerlerini yerdiğimiz.
Sırat;bizim inşaa ettiğimiz köprüdür
Niyetlerimizle niyazlarimiz aradinda gerdigimiz.
Dünyada insanlar var da
O uzaktan mı izler?
Madem ki sah damarimizdan daha yakin
Neden kendini gizler?
Biz dua ederken niçin göklerde bakariz.
El de O avuç da O
Niçin şifa gelsin diye Onu ellere açarız?
zr
15 Temmuz 2013 Pazartesi
insan dört güne sığan
Günlerden bahardı
Mevsim yoktu
Gökte ay vardı
Hep geceydi
Yıldızlar çoktu
Devran değişmiş
Bahar bitmiş
Ay gitmişti
Zifiri karanlık kıştı
Günlerden hazandı
Yazı değil de
yazılanı umut eden kazandı
Rüzgar
ruhun içlerine kadar sızandı
Havada renk renk uçuşan
hicrandı
Günlerden yazdı
Güzün hasat umudu olanlar
toprağı kazdı
Umutsuzların arazilerindeki
ayrık otları azdı
Kurumuş toprakları
kumlar kapladı
Sulak yerlerde
pirinç yerine yetişen
yabani sazdı
Bahar niyazdı
Kış
bedene kavuşmak için
geçen zaman
Dört günün içinde
imtihandı hazan
Cennet
mahsullerin toplanıp pazarlandığı
sonsuz mekan
Sabırla bekleyen için var olan
zr 16 temmuz 2013 salı
Mevsim yoktu
Gökte ay vardı
Hep geceydi
Yıldızlar çoktu
Devran değişmiş
Bahar bitmiş
Ay gitmişti
Zifiri karanlık kıştı
Günlerden hazandı
Yazı değil de
yazılanı umut eden kazandı
Rüzgar
ruhun içlerine kadar sızandı
Havada renk renk uçuşan
hicrandı
Günlerden yazdı
Güzün hasat umudu olanlar
toprağı kazdı
Umutsuzların arazilerindeki
ayrık otları azdı
Kurumuş toprakları
kumlar kapladı
Sulak yerlerde
pirinç yerine yetişen
yabani sazdı
Bahar niyazdı
Kış
bedene kavuşmak için
geçen zaman
Dört günün içinde
imtihandı hazan
Cennet
mahsullerin toplanıp pazarlandığı
sonsuz mekan
Sabırla bekleyen için var olan
zr 16 temmuz 2013 salı
2 Temmuz 2013 Salı
• eskiden - o malum ülkede bir dağ köyündeyken-
Değerli İskender Pala;
yazınız beni çok eskilere götürdü.
bilin ki o ülke çok güzeldi ve bir köyü de benimdi,
yine de bilmeniz gereken benim için ne o köy kaldı ne de o ülke
şimdilerde çocuklarım için ayakta olan köyler ve ülkeler var
bana da onların hayallerini olabildiğince yaşatabilmek için verilen imkanlar
Onlar mutlu olurken bazen dalıyorum
sorduklarında gülümseyip geçiştiriyorum
işte benim o uzak köyüm için yanıp tutuştuğum zaman yazdığım
okuyup okuyup ağladığım
üniversite için geldiğim İstanbul'u kıskandıracak kadar bağlandığım
O ki beni köyümden ayırdı
Aldırmadan orda olanlara
kızıp İstanbul'dan uzaklaştığım
ana vatanım
çocukluğum
gençliğim
gurbette çektiğim
sıla hasretim
ESKİDEN…
(Sevdalının içindeki özlem)
Her şey umutla yaşardı
Eskiden,
Kardeşlerimle oynadığım oyunlar vardı
Babamın yaptığı tahta arabalar
Doya doya koştuğum çayırlar vardı
Doya doya uzandığım çayırlar…
Çimenler çiçekler etrafımı sarardı
En çok da mart ayında papatyalar vardı
Gelir aklıma da ağlarım yanımda ailem vardı.
Özgürlüğüm sınırsızdı o minicik dünyada
Bakışlarımı sonsuza taşıyan yıldızlardı.
Ben dalardım her kayan yıldızla
Dostum sırtımı rahatça dayayabileceğim ağaçlardı.
Uzanırdım, Öylesine
Düşünmeden düşünemeden başka şeyleri,
Kendimi dinlerdim
Bana eşlik edense kuşlardı.
Dere öyle ses çıkarırdı ki akarken
Köye ilk gelen şaşırır hatta korkardı
Ben geceleri hala korkarım
İçimdeki çığlıkları bastıran dere
hep akardı.
Şimdi o derenin kenarında
balık avlamak vardı
Hiç denemediğim,
Özlemini duyduğum,
Yapamayacağım düşlerim vardı.
Annemin sesini duyuyorum
Yine saklanıyorum kızacak diye
Babaannem eskisi gibi türkü okuyor
Ben dalmış ağlıyorum
Bir tek onlar olsaydı,
onlarla olsaydım
Özlem yine her bir yanımı sardı
Bir tek dünü istiyor canım
Bir güzel günüm
dünüm vardı.
Rüyalarım vardı
Dağların arkasında
deniz varmış gibi
Dünyadaki en güzel yer
dağların ardıymış gibi
Her şey sonsuza kadar
güzel yaşanacakmış gibi
Öylesine gördüğüm
rüyalarım vardı
Yalnızca rüyalarım kaldı
Keşke, keşke rüyalar gerçek olsaydı
En çok kardeşimin hasreti yakıyor
Uzaktaki yar olsa
gönlüm bu kadar arar mıydı?
Ablam kızkardeşim Kader
gözümde tütüyor
Bazen içimden bir ses
bırak git diyor
Kaçamayacağımı biliyorum
gerçeklerden
Hayat yine de sürüyor…
En çok özlediğim
salıncakta sallanmaktı
Babaannemin isyanını duyuyorum
İki ipin arasına tahta koymuş
sallanıyorum
Ara mabeyinde
Şimdi ipleri asacak
tahta bulamıyorum
Annemden yediğim tokadı unutmuşum
Yine gülüyorum…
Babamla oynamayı özlüyorum
En çok özlüyorum
En çok özlüyorum
Fındıklıklarda yuvarlanmak istiyorum
Hamuçera toplamak
akşama kadar
En eğlenceli en tatlı şey
hamuçera toplamaktı
Kardeşim hep benimkinden çalardı
Belki de onlar zaten onundu
Bunu hiç anlamadı.
Ahırda ineklerimiz
ağelde tavuklar vardı
Beyaz tavuğa bir ben
dokunabilirdim
Bana vurmazdı
Oyunum çoğu zaman onlardı
Hele taze yumurtaları almak
ne sarardı
Minik sarı siyah civcivler vardı
Analarının peşinden ayrılmaz
koynunda yatarlardı
Sıcacıktılar,
kalpleri hop hop atardı
Ben öperken onlar
dudaklarımı guduklardı
Hiç ayırmazdı anaları kendinden
Tüm dünyayı karşısına alır
kendini öne atardı
Ne pahasına olursa olsun
Bir tanesini bırakmazdı…
“Karakız” vardı
benden sonraki karakız
Karakız beni tanır
yavrusu gibi severdi
Tereyağlı ekmeğimin yağını yerdi
Benden akıllı olduğunu söylerdi babaannem
O tehlikeyi hemen sezerdi
Evden uzaklaşmaz
nahırı terk etmezdi
Ben,
benim aklım evden kaçmaktaydı
Kuşlar vardı
evin taş duvarlarına yuva yapan
Minik serçeler sakalar vardı
En büyük en güzel orkestradan
daha uyumlu
Canlı müzik yaparlardı
Ne kadar çabaladıysam boşuna
Ben onlara dokunamadan uçarlardı
Çoğu zaman onlara dalıp
saatleri şaşırdığım olurdu
Onların peşinden koşar
yolumu kaybederdim küçükken
Onlar
hep evin yolunu bulurlardı
Yazları öten
guguk kuşu vardı
Düşündüğüm yalnız gece mi öterdi
Yoksa gündüz kaybolur
gece mi duyulurdu sesi
Kargaların ötmesini
babaannem kötüye yorardı
Gerçekten de akşama kadar
Tarlanın başındaki direkte öter
Ancak haber gelince
susarlardı
Yaralı bir karga vardı
Oldukça yaşlı
Hep beraber tutmuştuk
Zaten uçamıyordu
Gagası öyle kocaman
öyle keskindi
Babam kanadına ilaç sürmüştü
Hatırlamıyorum
sonra iyileşip de uçmuş muydu?
Çok güzel bir kedim vardı
duman
Neredeyse benim kadar kocamandı
ve griydi tüyleri
O dizlerimde oturur
yatağımda uyurdu
Benimle dolaşır,
aklı sıra beni korurdu
Komşumuzun onu boğuşunu
unutamıyorum
Duman iyiydi de
bir parça serseriydi
Kucağımda onun
sıcaklığını duyuyorum
Sabahları
kapıya çoban köpekleri gelir
Rızklarını alırlardı
Bir parça ekmek hatırına
Gece boyunca
evin etrafında dolaşır
Yabani hayvanları
evden uzak tutarlardı
Oradaki canlılar
iyiliğin karşılığını
fazlasıyla öderdi
Fedakardırlar
insanları severlerdi
Eskiden
elleri nasır tutmuş
nineler vardı
Dosttular
dostunu tanırlardı
Benim eskiden
köyüm vardı
Dağlar benim dünyam
arkası rüyamdı
Babamdan sonraki aşkım
yeşil dağlardı
Her şey sonsuza kadar mutlu olacak
sanırdım
Meğer hepsi
benim kurduğum bir masaldı
Eskiden
masalların gerçek olacağına inanan
küçük bir kız vardı
Aldatıldı
Meğer
her masalın
bir sonu vardı
ZR İdealtepe 1994
yazınız beni çok eskilere götürdü.
bilin ki o ülke çok güzeldi ve bir köyü de benimdi,
yine de bilmeniz gereken benim için ne o köy kaldı ne de o ülke
şimdilerde çocuklarım için ayakta olan köyler ve ülkeler var
bana da onların hayallerini olabildiğince yaşatabilmek için verilen imkanlar
Onlar mutlu olurken bazen dalıyorum
sorduklarında gülümseyip geçiştiriyorum
işte benim o uzak köyüm için yanıp tutuştuğum zaman yazdığım
okuyup okuyup ağladığım
üniversite için geldiğim İstanbul'u kıskandıracak kadar bağlandığım
O ki beni köyümden ayırdı
Aldırmadan orda olanlara
kızıp İstanbul'dan uzaklaştığım
ana vatanım
çocukluğum
gençliğim
gurbette çektiğim
sıla hasretim
ESKİDEN…
(Sevdalının içindeki özlem)
Her şey umutla yaşardı
Eskiden,
Kardeşlerimle oynadığım oyunlar vardı
Babamın yaptığı tahta arabalar
Doya doya koştuğum çayırlar vardı
Doya doya uzandığım çayırlar…
Çimenler çiçekler etrafımı sarardı
En çok da mart ayında papatyalar vardı
Gelir aklıma da ağlarım yanımda ailem vardı.
Özgürlüğüm sınırsızdı o minicik dünyada
Bakışlarımı sonsuza taşıyan yıldızlardı.
Ben dalardım her kayan yıldızla
Dostum sırtımı rahatça dayayabileceğim ağaçlardı.
Uzanırdım, Öylesine
Düşünmeden düşünemeden başka şeyleri,
Kendimi dinlerdim
Bana eşlik edense kuşlardı.
Dere öyle ses çıkarırdı ki akarken
Köye ilk gelen şaşırır hatta korkardı
Ben geceleri hala korkarım
İçimdeki çığlıkları bastıran dere
hep akardı.
Şimdi o derenin kenarında
balık avlamak vardı
Hiç denemediğim,
Özlemini duyduğum,
Yapamayacağım düşlerim vardı.
Annemin sesini duyuyorum
Yine saklanıyorum kızacak diye
Babaannem eskisi gibi türkü okuyor
Ben dalmış ağlıyorum
Bir tek onlar olsaydı,
onlarla olsaydım
Özlem yine her bir yanımı sardı
Bir tek dünü istiyor canım
Bir güzel günüm
dünüm vardı.
Rüyalarım vardı
Dağların arkasında
deniz varmış gibi
Dünyadaki en güzel yer
dağların ardıymış gibi
Her şey sonsuza kadar
güzel yaşanacakmış gibi
Öylesine gördüğüm
rüyalarım vardı
Yalnızca rüyalarım kaldı
Keşke, keşke rüyalar gerçek olsaydı
En çok kardeşimin hasreti yakıyor
Uzaktaki yar olsa
gönlüm bu kadar arar mıydı?
Ablam kızkardeşim Kader
gözümde tütüyor
Bazen içimden bir ses
bırak git diyor
Kaçamayacağımı biliyorum
gerçeklerden
Hayat yine de sürüyor…
En çok özlediğim
salıncakta sallanmaktı
Babaannemin isyanını duyuyorum
İki ipin arasına tahta koymuş
sallanıyorum
Ara mabeyinde
Şimdi ipleri asacak
tahta bulamıyorum
Annemden yediğim tokadı unutmuşum
Yine gülüyorum…
Babamla oynamayı özlüyorum
En çok özlüyorum
En çok özlüyorum
Fındıklıklarda yuvarlanmak istiyorum
Hamuçera toplamak
akşama kadar
En eğlenceli en tatlı şey
hamuçera toplamaktı
Kardeşim hep benimkinden çalardı
Belki de onlar zaten onundu
Bunu hiç anlamadı.
Ahırda ineklerimiz
ağelde tavuklar vardı
Beyaz tavuğa bir ben
dokunabilirdim
Bana vurmazdı
Oyunum çoğu zaman onlardı
Hele taze yumurtaları almak
ne sarardı
Minik sarı siyah civcivler vardı
Analarının peşinden ayrılmaz
koynunda yatarlardı
Sıcacıktılar,
kalpleri hop hop atardı
Ben öperken onlar
dudaklarımı guduklardı
Hiç ayırmazdı anaları kendinden
Tüm dünyayı karşısına alır
kendini öne atardı
Ne pahasına olursa olsun
Bir tanesini bırakmazdı…
“Karakız” vardı
benden sonraki karakız
Karakız beni tanır
yavrusu gibi severdi
Tereyağlı ekmeğimin yağını yerdi
Benden akıllı olduğunu söylerdi babaannem
O tehlikeyi hemen sezerdi
Evden uzaklaşmaz
nahırı terk etmezdi
Ben,
benim aklım evden kaçmaktaydı
Kuşlar vardı
evin taş duvarlarına yuva yapan
Minik serçeler sakalar vardı
En büyük en güzel orkestradan
daha uyumlu
Canlı müzik yaparlardı
Ne kadar çabaladıysam boşuna
Ben onlara dokunamadan uçarlardı
Çoğu zaman onlara dalıp
saatleri şaşırdığım olurdu
Onların peşinden koşar
yolumu kaybederdim küçükken
Onlar
hep evin yolunu bulurlardı
Yazları öten
guguk kuşu vardı
Düşündüğüm yalnız gece mi öterdi
Yoksa gündüz kaybolur
gece mi duyulurdu sesi
Kargaların ötmesini
babaannem kötüye yorardı
Gerçekten de akşama kadar
Tarlanın başındaki direkte öter
Ancak haber gelince
susarlardı
Yaralı bir karga vardı
Oldukça yaşlı
Hep beraber tutmuştuk
Zaten uçamıyordu
Gagası öyle kocaman
öyle keskindi
Babam kanadına ilaç sürmüştü
Hatırlamıyorum
sonra iyileşip de uçmuş muydu?
Çok güzel bir kedim vardı
duman
Neredeyse benim kadar kocamandı
ve griydi tüyleri
O dizlerimde oturur
yatağımda uyurdu
Benimle dolaşır,
aklı sıra beni korurdu
Komşumuzun onu boğuşunu
unutamıyorum
Duman iyiydi de
bir parça serseriydi
Kucağımda onun
sıcaklığını duyuyorum
Sabahları
kapıya çoban köpekleri gelir
Rızklarını alırlardı
Bir parça ekmek hatırına
Gece boyunca
evin etrafında dolaşır
Yabani hayvanları
evden uzak tutarlardı
Oradaki canlılar
iyiliğin karşılığını
fazlasıyla öderdi
Fedakardırlar
insanları severlerdi
Eskiden
elleri nasır tutmuş
nineler vardı
Dosttular
dostunu tanırlardı
Benim eskiden
köyüm vardı
Dağlar benim dünyam
arkası rüyamdı
Babamdan sonraki aşkım
yeşil dağlardı
Her şey sonsuza kadar mutlu olacak
sanırdım
Meğer hepsi
benim kurduğum bir masaldı
Eskiden
masalların gerçek olacağına inanan
küçük bir kız vardı
Aldatıldı
Meğer
her masalın
bir sonu vardı
ZR İdealtepe 1994
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
