8 Mart 2014 Cumartesi

HATSABA




HATSABA




1.
Ağladım, 
ama içimden.

Yoksa kızardı bana yüksek gururum. 

Eskiden olmayan yollar, 
eskiden kocaman olan fındıklıkların içinde
zikzaklar çizmiş, 
Her şey değişmiş, 
bir başına kalıvermiş,
kapısı yeşil, 
duvarı beyaz boyalı 
Hatsaba'ga.

Otuzbeş kilo ağırlığıma, 
eve çuval taşırken çektiğim yorgunluk 
ve ettiğim dualar sayesinde kapıya gelen yol, 
arazi gibi, 
bölüp parçaladı çocukluk anılarımı. 

Benim yola 
ve yol ile geleceklere (annemlere) duyduğum hasreti,
şimdilerde yolu olup
geleni olmayan Hatsaba 
ve meyve ağaçları çekiyor olmalı.

"Hayat benim intikam yerde koymadı,
Oh olsun o Hatsaba’ya" diyor karakız...
Ben gülümsüyorum.

Elimde sihirli bir değenek olsa,
Geri döndürsem zamanı...

Mayıs, haziran, temmuz veya bir ağustos günü; 
Arazilerin, ağaçların, evlerin, eski insanların, 
hayvanların (kedim dumanın) olduğu köyüme dönmek isterdim de,
O zamanlar yaşadığım 
hüzün ve yalnızlığım da canlanmayacak olsa... 

2.
İmtihan; 
kimi için elindekini kaybetmek, 
kimi için hiç sahip olamamak. 

Sahip olamamanın yüküyle dolan “hiçlik kefesi”
Bu kadar ağır mı gelir tartıda? 
Oysa ki “her şey” vardı diğer kefede. 

Erik, elma, armut ağaçlarında meyveler, 
Fındık diplerinde hamuçeralar, 
Ahırda "Filcan" (sığırımız), 
Duvarların arasına yuva yapmış serçeler, 
Havada birkaç bulut, 
Öğlen kızdıran güneş, 
Sobanın üstündeki aliminyum tencerede badist mancası, 
Suluğun başında asılı torbada acımaya başlamış süzme yoğurt, 
Tavan arasındaki kavranda kokmuş peynir, 
Ara mabeyin kapısının arkasındaki küpte fasulye turşusu, 
Ambarda eski tuzlu tereyağı, 
Oyanki odanın canımın önünde tasta kurutulmuş kavurma 
Çarşı kapısındaki sırtta yere döküklen dutlar...
En önemlisi
Gelinine ve oğluna karşı katı, 
bana karşı son derece müşfik ve cömert babaannem…

Babaannem,
Baktı sıkıldım yalnızlıktan,
Daldım, karşıki dağlara bakıyorum, 
Erik toplatır, 
Sarmaş’a satmaya yollar, 
Parası ile ekmek margarin ve bisküvi almamı söylerdi.
(o margarin sevmez)
Ben Hozanların başında,
Kızdıran güneşle erimeye başlayan margarine 
kopardığım ekmeği daldırır
Yemek molası verirdim. 

3.
Köydeyim,
Kendisine tutumlu 
başkasına cömert olan babaannemin yanımda,
beni istemeyen 
(babaanneme arkadaş olayım diye her tatilde beni köye gönderen) 
anne babamın 
(şehirin) 
uzağındaydım. 

Acaba,
kız olduğum için, 
sadece kız olduğum için değil 
Allah’ın belası ortanca kız olarak onlara gönderildiğim için mi? 
Çocuk yaşta 
her fırsatta beni babaannemin yanına yolluyorlar.

Görünüşüm ablama, 
kızkardeşime ne de anneme benzemediği için mi?
Babaanneme arkadaş olarak kız kardeşlerim içinde beni seçiyorlar.

O'nun gibi esmer olduğum için mi?
Şehre geldiğinde "hayde Karakizum gidelum köyumuze" 
diye beni götürüyor babaannem yanında. 
Onlar şehirde kalıyor tatillerde, 
benim tatilim babaannemle köyde.

Çok yaramaz olduğum için mi?
(eşkıya der babaannem bana) 
Şehirde, annemin kurduğu sofrada 
ailemle yemek yemeyi haketmiyorum. 

Öğle yemeği için eve gelmeye üşenen babaanneme 
Ayran yapmak için bakraça yoğurt koydum, 
Ekmeği sofra bezine sardım, 
turşuyu küçük bakır tavada kavurdum.
Dik arazinin bozuk patikalarında,
dökmeden babaanneme yemek götürmek için çabalıyorum.
Bunları sıradan bulan babaannem
"hayde oğlum nerede kaldun?" diye bağırıyor arazinin dibinden.

Karakızım ya, 
Onun Karakızı'yım ya,
Onun kadar hızlı olabildiğimi göstermek zorundayım. 
Ona benziyorum ya, 
onun gibi becerikli, 
ona layık yiğit (cesur) olmalıyım.
Yaşımın üstünde sorumluluk alıp 
oyalanmadan, yemeği ona götürmeliyim.

Babaannemin Karakız'ı olduğum için mi? 
Masada annemin yaptığı yemeği yemek yerine
Fındıklıkta veya tarlada babaanneme yemek taşımak zorundayım.

4.
Zekiyim ben, 
Karadenizin dağ köyünde 
Kız olmanın ne denli lanetli olmak olduğunu çabucak kavradım,
Çocuk yaşta varlığımın dünyaya nasıl yük olduğunu da anladım.

Merak etmesinler,
Onları "ortanca kızın" külfetinden kurtarmak için,
İstasyonuma uğrayan ilk trene binip, 
İlk fırsatta yanlarından ayrılacağım.

Kimse suçlu değil,
Kız olarak dünyaya geldiğim için
Her sıkıntılı durumda suçu kendimde arayacağım.
Herkes haklı 
ve her itham doğru deyip 
her saldırana teslim olacağım.

5.
Aslında;
Deli gibi 
annemi ve babamı ve kardeşlerimi özlüyordum, 
onlar beni özlemiyor, köye gönderiyor diye 
gururumdan özlemimi içime gizliyorum.

Ailemle olmayı 
babaannemle olmaktan daha çok sevdiğimi 
söyleyemem ki,

Ama çocuğum,
Yalnızlığı ve terkedilmişliği 
her fırsatta 
anneme "saldırmadan" 
sindiremem ki,
...

6.
Seneler, 
şelaleden aşağı akan su misali 
geçerken,

Ben, 
beni isteyen 
evlat, eş, öğrenciler, arkadaşlar, 
komşular ve dostlarla gezerken,
Ailemin fersah fersah uzağında kalacağım.

Köye bırakılan Karakız;
Ailesi, İşi, evi, arabası, parası olmasına şaşıracak,
“neden beni seviyorlar, 
neden yanımda olmak sitiyorlar, 
ben sevilmeye layık mıyım ki” 
diye soracak 
belki de ruh hekimime.

Oğlu kendisi (Karakız) gibi hissetmesin diye, 
Yanında saklayacak,
Bütün güçlüklere tek başına göğüs gerecek,
oğlunun Onu seven ve hiç bırakmayan annesi olacak.

7.
Ne ki,
Oğluma göre
"Anneanne"; tatil yeri, 
"köy"; özgürlüğe kaçış,
"Anne"; yaşayacağı yeri oğluna göre seçen kişi 
"Aile"; annesi, babası ve kardeşiyle “dünyası”
"Oğlum"; o dünyada sonsuza kadar 
söz sahibi olacak 
"birleşmiş milletler daimi konseyi üyesi"

Ne olursa olsun
oğlumun kahramanı 
"Anneannesi"

Benim annem;
Kızına karşı katı, 
torununa müşfik, 
sanki babaannemin bakiyesi

8.
Kim aslında
Köye, 
hatsabaya, 
babaannemin yanına 
gönderdi beni?

Bana kardeşlerimden ayrı bir yol çizen 
gerçekten de annemler mi?

Yoksa 
Anne babamın katılığından mı korudu beni babaannem aslında?

Onları yetiştirirken yaptığı 
günahların tevbesi miydi 
beni büyütebilmesi,

Ceza mıydı 
yoksa hediye mi, 
Bilge Kaplava'nın 
Karakız'ı (eşkıya) ile arkadaşlığı?

Kim, 
Acımadan, 
boğulacağım o hasret denizine 
atıverdi beni 
ben daha çok küçükken?

Kim 
"Garipluk" suyuyla 
yoğurup yüreğimi, 
babaannemin 
Allah'a gümeni ve dualarıyla fırınınladı?

Kİm, benim eşkıya karakterimi 
babaannemin “gümeni" 
(umudu) yaptı?

Kim, 
Sonsulukla aramdaki 
dua ipini eğirdi 
(babaannemin naylon çuvallardan ip eğirdiği gibi)
Kim kör düğümle 
beni varlığına bağladı?

9.
Ben, 
Babaannemin bana yüklediği otları
Makbule halanın evinin önünde 
bıraktığım gibi
(Orası
bizim eve varmadan önceki son durak,
Oysa ki
yükleri eve çıkarmak için
daha on dakikalık yol tırmanmak gerek)

Yok öyle değil,

Ben,
taşıyamayacağım yükleri;
varlığımın oluşturduğu külfeti,
kız olmanın verdiği laneti
ve yalnızlığı
dünyada bırakıp,
(babaanneme kızdığım zamanlarda
babaannemi terkedip
ormana kaçtığım gibi)
hiçlik uzayına bırakırken kendimi 

Kim 
beni yörüngesinden ayırmadı?

Ben, 
vaktinden önce 
dönmeye karar verdiğimde 
geldiğim yere 
kim gülümsedi hiç kızmadı?

Kim,
babaannem gibi 
her hatamı affedip, 
her yalnızlık hissimde
mutlu etmek için 
başka başka 
Sarmaşlara yolladı beni?

Ben, yalnız kalıp 
yok olmaya çalışırken, 
Kim,
Evlat, Arkadaş, Eş ile 
etrafımı sardı
sarmaladı?

Kim, 
Beni hasta ettiklerini unutturdu da 
Sağlığımı babamla, 
Merhametimi annemle sağladı.

Kim,
Yoksulluğumu, 
yoksunluğumu alıp, 
sınırsız varlıkla 
dört bir yanımı sardı?

Kim gibi çıktı karşıma? 
Nasıl korudu?
Ne gibi kazındı aklıma?
Kim idim doğduğumda? 
Kim oldum çocukluk tatillerimi 
hatsaba da 
babaanneme arkadaş olarak geçirdiğim
senelerden sonra
(seneler kadar uzun sürerdi günler
ve 
asırlar kadar yavaş geçerdi haftalar)

10.
Yine, 
beyaz bulutlarıyla 
mavi gökyüzünün kapladığı 
dağların ortasında,
yeşilliklerin içindeyim. 

Artık Gablava yok buralarda,
Ben kendi rızamla geliyorum köye,

Bakarsan
yeşilliklerin dilini en iyi bilen 
babaannemin
fersah fersah uzağındayım.
Görürsen
en yakın arkadaşım Gablava yine.
Her an yanımda gibi,
Konuşmalarımın arasında geçiyor
onun bilge cümleleri

Ben, 
ona kızıp
senelerce kaçsam da buralardan,
Etrafımı çevreleyen aynalar gibiydi 
duaları,
Ne yana dönsem
oradaydı babaannem.

11.
Beni 
ailemden uzaklaştırırken 
yüreğime kazınan hasretten mi?

Çocukluğuma ve babaanneme 
duyduğum özlemden mi?

O zamanlar hissettiğim 
"gariplukdan" mı?

Karakız gibi gurur yapamıyorum,
Burnumu tıkayan, 
Başıma ağrılar sokan yaşlar, 
Gözlerimden süzülüp masaya akıyor.

Hangi eski resimler 
geliyor gözümün önüne de
şimdiki görüntüleri 
bulanıklaştırıyor?

Kim ağlatabiliyor 
Babaannesinin "eşkıyası'nı",
babasının yaramaz, fena, Kudulinası'sını,
annesinin isyankar çocuğu, baş belasını,
nasıl da ağlayabildi seneler sonra Karakız?

Bu arada
sahi kim terk etti Hatsaba'yı 
yalnızlığa? 
(Karakız'ın bedduası)

Hatsaba;
yeni yapılan evin bahçesindeki 
dekor şimdi
Gablava'nın koca Hatsaba'sı 
ve kıymetli köyü;
Çocukların eğlence 
ve özgürlük yeri.

-Son-
Yalnızlığa terkedilen Hatsaba'ya gönderilen 
“karakızın” 
Gariplukla geçen çocukluğu,
Ya da
"Eşkıyanın" Gablavayla arkadaşlığı.

Hasret ve umudun,
Doğa ve duanın, 
Yalnızlık ve güvenin,
Korku ve gücün serüveni.

Zaman,
Allah'ın bana en büyük hediyesi,
Dönmeyeyim
ben o eski günlere
böyle çok iyiyim

21 Aralık 2013 Cumartesi

Görünür olmak için görünmezlik duvarını aşmak mı lazım?‏

Görünür olmak için görünmezlik duvarını aşmak mı lazım?


Etrafıma baktığımda insanların saçlarının, gözlerinizin ve teninin renklerini, uzun, orta veya kısa boylarını, zayıf, normal veya şişman olmalarını büyük bir sorun teşkil etemdiğini farkettim. (en güzel mankenini arayan bir ajansın yöneticisi değilse bakan)



İnsanların kendileri gibi veya kendilerinden daha az güzel olanı kabul edebilirken sadece güzellikte çok iddialı olanların kendilerinden güzel ile yanyana olmaya cesaret edemediklerini gördüm

...

“Akıl derdi babaannem nazar almaz çünkü herkes kendi aklını beğenmiş saklar”.

Aklın ise ancak kendini gösterecek büyük bir gücün desteğini almamışsa arkasına kendini göstermebildiğini üzülerek gördüm.



Eskiden akla destek vermek için insan aranıyorken şimdilerde insanlar akıllarına desteği arar oldu.



Destek verecek olanları ise derin korkular sardı.

“Bana yeteri kadar hürmet etmezse, boynuz kulağı geçerse, beni saymaz da emeğimi heba ederse?...”



Akıllar "O zaman seçici olayım" dedi destek vermek için ki; medenleşen toplumlarda bunun için kurulan kurumlarda halkın vergilerinin bir kısmı ile hayatlarını sürdürürken.



Bunu farkeden seçilmişler "çok keyfi olmaya başladılar, merkezi sınavlar ile barajlar koyalım, yeterlilikleri arttıralım ki başkalarına da haklar (!) tanıyalım" dediler.



Seçilebilmek için; hayattan kopmak ve yıllarını bu sınavlara çalışarak tüketmek gerektiği için, madden veya manen buna dayanamayacak olanların bir kısmı da elenmiş oldu.



Hiçbir görüşü ihtiva etmeyen merkezi sınavlardan sonra görüşlerinin dikkate alınır olmasına utanmayanlar kendi cebinden çay ısmarlamadıkları halde seçilmemiş "değer verilmeyen" insanların cebinden yemekler yedi, seyahatler yaptı, kitaplar bastı, dünyanın sırrını anladı

Dünyanın sırrını anladı da “sahip olduklarının kendisine ait olmadığını” anlayamadı.



Nesli tükenmesin, varlığı önemsizleşmesin, çalıştığı kurumlar gereksiz görülmesin diye

"sen de gel" dedi katılmak isteyenlere pek tabii ki “görünmez olman kaydıyla”.

Doğduğunda ve okumaya başladığında kıymetli olup üniversitede ilgi gören insan; daha çok düşünmek, bunları paylaşmak ve dünyaya çareler üretmek için

Sistematik düşünme yoluna adım attığında;



“Toplumların kuraları şeffaf duvarlar gibidir ancak onlara çarpınca fark edersin” diyen hocamı tasdik eder gibi “seni artık görmeyecekler, en çok da biz görmeyeceğiz bu koşulla burada barınabilir ve bunları aşabilirsin” tabelasını okudu yüzüne bakmayan seçkinlerin arkasındaki duvarda.



Kendini yok edecek kadar cesur olmayan, görünen değil de gören olmayı yeğleyen çekilse de, daha akıllı, sabırlı, sinsi, belki de gerçekte göremeyecek kadar kör ve görülmezliğin manasını anlayamayacak kadar uzak olanlar takıldı bu kervana.

Kendilerini hiç görmeyip "görünüp de ne olacağım varsın burada kalayım" diyenler de oldu mutlaka.



Görünebilmek için çıktığı yolculukta kişi yavaşça görünmez olurken, ismin önüne unvanlar ve unvanı veren kurumlar geçmeye başladı, kimilerinde mesleğin, servetinin veya soyadının isminin önüne geçtiği gibi.



Bu yolla insan ve görünür oluvermeye başlayanları ayırmak için

“geçmişlerini, servetlerini, unvanlarını veya soysimlerini görmemiş olsak”

fikirlerini dinler, yazar veya okur veya düşünmeye değer görür mü yetkinler diye geçirdim aklımdan.



Şöyle bir etrafıma baktığımda...

Muhabbetlerimle

21 Aralık 2013 Zeynep Reyhan

www.kaplava.blogspot.com

25 Temmuz 2013 Perşembe

El de O avuç da O

Sabrı isteten de Allah,
İstedigine veren de
Derdi veren elbet dermani da saklar kendinde
Yanlışa da doğruya da
O dilerse variriz.
Herseyi kendimizden bilirsek
Aldaniriz.
Bir anda Ruhumuza can verirken Ruhu
Karar verdiğimiz,
O anı gerçekleştirilen
O'nu ve isimlerini ortaya serdiğimiz,
Sonrada marifet sayıp yaratılmayı
Diğerlerini yerdiğimiz.
Sırat;bizim inşaa ettiğimiz köprüdür
Niyetlerimizle niyazlarimiz aradinda gerdigimiz.
Dünyada insanlar var da
O uzaktan mı izler?
Madem ki sah damarimizdan daha yakin
Neden kendini gizler?
Biz dua ederken niçin göklerde bakariz.
El de O avuç da O
Niçin şifa gelsin diye Onu ellere açarız?
zr

15 Temmuz 2013 Pazartesi

insan dört güne sığan

Günlerden bahardı
Mevsim yoktu
Gökte ay vardı
Hep geceydi
Yıldızlar çoktu

Devran değişmiş
Bahar bitmiş
Ay gitmişti
Zifiri karanlık kıştı

Günlerden hazandı
Yazı değil de
yazılanı umut eden kazandı
Rüzgar
ruhun içlerine kadar sızandı
Havada renk renk uçuşan
hicrandı

Günlerden yazdı
Güzün hasat umudu olanlar
toprağı kazdı
Umutsuzların arazilerindeki
ayrık otları azdı
Kurumuş toprakları
kumlar kapladı
Sulak yerlerde
pirinç yerine yetişen
yabani sazdı

Bahar niyazdı
Kış
bedene kavuşmak için
geçen zaman
Dört günün içinde
imtihandı hazan
Cennet
mahsullerin toplanıp pazarlandığı
sonsuz mekan
Sabırla bekleyen için var olan

zr 16 temmuz 2013 salı

2 Temmuz 2013 Salı

• eskiden - o malum ülkede bir dağ köyündeyken-

Değerli İskender Pala;
yazınız beni çok eskilere götürdü.
bilin ki o ülke çok güzeldi ve bir köyü de benimdi,
yine de bilmeniz gereken benim için ne o köy kaldı ne de o ülke
şimdilerde çocuklarım için ayakta olan köyler ve ülkeler var
bana da onların hayallerini olabildiğince yaşatabilmek için verilen imkanlar
Onlar mutlu olurken bazen dalıyorum
sorduklarında gülümseyip geçiştiriyorum
işte benim o uzak köyüm için yanıp tutuştuğum zaman yazdığım
okuyup okuyup ağladığım
üniversite için geldiğim İstanbul'u kıskandıracak kadar bağlandığım
O ki beni köyümden ayırdı
Aldırmadan orda olanlara
kızıp İstanbul'dan uzaklaştığım
ana vatanım
çocukluğum
gençliğim
gurbette çektiğim
sıla hasretim
ESKİDEN…
(Sevdalının içindeki özlem)
Her şey umutla yaşardı
Eskiden,
Kardeşlerimle oynadığım oyunlar vardı
Babamın yaptığı tahta arabalar
Doya doya koştuğum çayırlar vardı
Doya doya uzandığım çayırlar…
Çimenler çiçekler etrafımı sarardı
En çok da mart ayında papatyalar vardı
Gelir aklıma da ağlarım yanımda ailem vardı.

Özgürlüğüm sınırsızdı o minicik dünyada
Bakışlarımı sonsuza taşıyan yıldızlardı.
Ben dalardım her kayan yıldızla
Dostum sırtımı rahatça dayayabileceğim ağaçlardı.
Uzanırdım, Öylesine
Düşünmeden düşünemeden başka şeyleri,
Kendimi dinlerdim
Bana eşlik edense kuşlardı.

Dere öyle ses çıkarırdı ki akarken
Köye ilk gelen şaşırır hatta korkardı
Ben geceleri hala korkarım
İçimdeki çığlıkları bastıran dere
hep akardı.
Şimdi o derenin kenarında
balık avlamak vardı
Hiç denemediğim,
Özlemini duyduğum,
Yapamayacağım düşlerim vardı.

Annemin sesini duyuyorum
Yine saklanıyorum kızacak diye
Babaannem eskisi gibi türkü okuyor
Ben dalmış ağlıyorum
Bir tek onlar olsaydı,
onlarla olsaydım
Özlem yine her bir yanımı sardı
Bir tek dünü istiyor canım
Bir güzel günüm
dünüm vardı.

Rüyalarım vardı
Dağların arkasında
deniz varmış gibi
Dünyadaki en güzel yer
dağların ardıymış gibi
Her şey sonsuza kadar
güzel yaşanacakmış gibi
Öylesine gördüğüm
rüyalarım vardı
Yalnızca rüyalarım kaldı
Keşke, keşke rüyalar gerçek olsaydı

En çok kardeşimin hasreti yakıyor
Uzaktaki yar olsa
gönlüm bu kadar arar mıydı?
Ablam kızkardeşim Kader
gözümde tütüyor
Bazen içimden bir ses
bırak git diyor
Kaçamayacağımı biliyorum
gerçeklerden
Hayat yine de sürüyor…

En çok özlediğim
salıncakta sallanmaktı
Babaannemin isyanını duyuyorum
İki ipin arasına tahta koymuş
sallanıyorum
Ara mabeyinde
Şimdi ipleri asacak
tahta bulamıyorum
Annemden yediğim tokadı unutmuşum
Yine gülüyorum…

Babamla oynamayı özlüyorum
En çok özlüyorum
En çok özlüyorum

Fındıklıklarda yuvarlanmak istiyorum
Hamuçera toplamak
akşama kadar
En eğlenceli en tatlı şey
hamuçera toplamaktı
Kardeşim hep benimkinden çalardı
Belki de onlar zaten onundu
Bunu hiç anlamadı.

Ahırda ineklerimiz
ağelde tavuklar vardı
Beyaz tavuğa bir ben
dokunabilirdim
Bana vurmazdı
Oyunum çoğu zaman onlardı
Hele taze yumurtaları almak
ne sarardı
Minik sarı siyah civcivler vardı
Analarının peşinden ayrılmaz
koynunda yatarlardı
Sıcacıktılar,
kalpleri hop hop atardı
Ben öperken onlar
dudaklarımı guduklardı
Hiç ayırmazdı anaları kendinden
Tüm dünyayı karşısına alır
kendini öne atardı
Ne pahasına olursa olsun
Bir tanesini bırakmazdı…

“Karakız” vardı
benden sonraki karakız
Karakız beni tanır
yavrusu gibi severdi
Tereyağlı ekmeğimin yağını yerdi
Benden akıllı olduğunu söylerdi babaannem
O tehlikeyi hemen sezerdi
Evden uzaklaşmaz
nahırı terk etmezdi
Ben,
benim aklım evden kaçmaktaydı

Kuşlar vardı
evin taş duvarlarına yuva yapan
Minik serçeler sakalar vardı
En büyük en güzel orkestradan
daha uyumlu
Canlı müzik yaparlardı
Ne kadar çabaladıysam boşuna
Ben onlara dokunamadan uçarlardı
Çoğu zaman onlara dalıp
saatleri şaşırdığım olurdu
Onların peşinden koşar
yolumu kaybederdim küçükken
Onlar
hep evin yolunu bulurlardı

Yazları öten
guguk kuşu vardı
Düşündüğüm yalnız gece mi öterdi
Yoksa gündüz kaybolur
gece mi duyulurdu sesi

Kargaların ötmesini
babaannem kötüye yorardı
Gerçekten de akşama kadar
Tarlanın başındaki direkte öter
Ancak haber gelince
susarlardı

Yaralı bir karga vardı
Oldukça yaşlı
Hep beraber tutmuştuk
Zaten uçamıyordu
Gagası öyle kocaman
öyle keskindi
Babam kanadına ilaç sürmüştü
Hatırlamıyorum
sonra iyileşip de uçmuş muydu?

Çok güzel bir kedim vardı
duman
Neredeyse benim kadar kocamandı
ve griydi tüyleri
O dizlerimde oturur
yatağımda uyurdu
Benimle dolaşır,
aklı sıra beni korurdu
Komşumuzun onu boğuşunu
unutamıyorum
Duman iyiydi de
bir parça serseriydi
Kucağımda onun
sıcaklığını duyuyorum

Sabahları
kapıya çoban köpekleri gelir
Rızklarını alırlardı
Bir parça ekmek hatırına
Gece boyunca
evin etrafında dolaşır
Yabani hayvanları
evden uzak tutarlardı

Oradaki canlılar
iyiliğin karşılığını
fazlasıyla öderdi
Fedakardırlar
insanları severlerdi
Eskiden
elleri nasır tutmuş
nineler vardı
Dosttular
dostunu tanırlardı
Benim eskiden
köyüm vardı
Dağlar benim dünyam
arkası rüyamdı
Babamdan sonraki aşkım
yeşil dağlardı
Her şey sonsuza kadar mutlu olacak
sanırdım
Meğer hepsi
benim kurduğum bir masaldı
Eskiden
masalların gerçek olacağına inanan
küçük bir kız vardı
Aldatıldı
Meğer
her masalın
bir sonu vardı
ZR İdealtepe 1994

16 Haziran 2013 Pazar

Bu gün ben başbakan oldum

Balkonun önünde unuttuğum iki piknik sandalyesi
Üç çocuktan oturabilen – pek tabii ki – iki tanesi
Biri ayakta kalmış, gizli isyanda
Diyor ki –içinden– ben oturamıyorsam taciz edeyim, parçalayayım ki oturamasın onlar da

Böyle bir soğuk savaş vardı balkonumun batı yönünde
Demedim oturamazsınız benim sandalyelerimde ve evimin önünde
Dedim ki dilersen sana da bir sandalye vereyim
Sandalye istemezsen yere kilim sereyim
Yok ısrarla parçalayacaksan bedelini isterim, borçlanırsın
Güzellikle oturursan bilmeni isterim, çok hoşlanırsın

İkisi biz çok usluyuz sıkıntımız yok dedi
Parçalamaya çalışan o diyerek ayaktakini gösterdi
Üçüncü umarsız tavırlarda yandaki erik fidanına yaslandı
Yeni dikilmiş erik onun hoyrat tavırlarına karşı çaresiz kaldı
Omuz silkerken kim bilir nerelerdeydi aklı

Ben aldırmadan üçüncü sandalyeyi uzattım ona
Asi gibi görünürken ilk oturamadığı için gururu kırılana
Bir hamlede kapıp sandalyeyi açıverdi
Tespihe dizilmiş boncuk misali ötekilerin yanına yerleşti
Şanslısın büyük olan sandalyeyi aldın dedim
Daire veya üçgenmiş gibi karşılıklı oturmalarını önerdim
Herşeye hayır diyen ilk diğerlerinin karşısına geçti
Diğerleri de sandalyelerini ve yüzlerini birbirine çevirdi

Kavga etmediğiniz sürece istediğiniz kadar durun
Sıkılınca seslenin ben de içeride oturuyorum
Büyüğüm ya rahat rahat konuşsunlar istedim.
Kendime iş icat edip mutfağa geçtim

Yaklaşık önbeş dakika sonra balkondaki küçük oğluma seslendiler
Anneni çağır biz gitmeye karar verdik dediler
Balkona çıkıp “beni mi çağırdınız” dedim
Teşekkür ederken gözlerindeki gururu, seslerindeki sevgiyi içime çektim
Gülümseyen yüzlerle ve son derece edeple sandalyeleri uzattılar.
Soruma cevaben kısaca kendilerini tanıttılar

Seslenirseniz ben hep buradayım dedim,
Emrinize amadedir sandalyelerim

Onlar giderken hizmet etmeyi tattım
Mutfağa döndüğümde eşime olanları anlattım
Mutlu eden hizmeti yapmak mı? Yaptığımı anlatmak mı?
Kıymetli olan sandalyelerimi korumak mı yoksa onları çocuklarla paylaşmak mı?

Ben üç sandalyeyi onbeş dakika kullandırdığım için gururlandım
On seneden fazladır hizmet veren başbakanın mağrurluğunu anladım
Ben dedim – eşime – hizmetkar olmaya gelmişim
Çocuklara sandalye tahsisatıydı bu günkü binyüzbeşici işim.
Bir de uzlaşmazlığı ve belki de kavgayı önledim
Hem başbakan oldum hizmet verdim hem de orta yolu buldum

Yıllardır dedim beni para için çalıştırdılar
Yalnızca verilen vazifeleri ifa etmeye alıştılar
Birşeyleri değiştirmek istediğimde dinlemiyorlardı
Konuşma, karışma ve hatta çalışma biz sana maaşını tam veririz diyorlardı

Ben bu gün kendimden birşeyi paylaştım
Hem olanı verdim hem de imkansızlıkları aştım
Belki bu gün başlayacak bir soğuk savaşı dindirdim
Üç arkadaş arasındaki husumet ile bertaber içimdeki beni de sindirdim.

Bırakıverdim onlara –kullanmadığım – sandalyeleri
Ayırdım zamanımı ve mutlu oldu benden başka birileri
Çocuklarla bir oldum büyüklük taslamadım
Sandalyelerimi korumak isteyen içimdeki bencil çocukluğa sırtımı yaslamadım
İlave olarak duvardan sandalye bile indirdim

Kullanmadığım sandalyelerim sayesinde onbeş dakikalığına başbakan oldum
Ve etrafımdaki üç gencin sıkıntısını dindirdim
ZR

9 Haziran 2013 Pazar

Aslıhan Hanım'a "örtülü olmak öncelikle Müslüman gibi ölçülü olmaktır"

“Çocuğa başörtüsünü nasıl anlatmalı?” Başlıklı yazınızın ilk sayfasındaki resime güvenerek büyük bir umut ile başladım okumaya. Okudukça yıkıldım, üzüldüm, kahroldum. Ya siz örtülü değilsiniz ya da hayatı sorgulayan birisi değilsiniz diye düşündüm.
Belki bir akademisyen, öğretmen olarak, belki maaşlı bir din insanı veya yazar olarak güzel yazdıklarınız. Ancak taa küçükken hayatını örtülü olarak geçirmek, Allah’ın istediği gibi yaşayabilmek için yanıp tutuşan ve yedi yaşında iken ülkenin örtülü cumhurbaşkanı olabilmek için üniversiteye gitmeye karar veren biri olarak diyebilirim ki anlattıklarınız ne örtüyü ne de örtülü insana insanların kapattıkları yüzlerce örtüyü ve küçük örtülü kızın nasıl özgür ve örtülü olabileceğini anlatmıyor.
Bizde kızlar ergenliğe girdiğinde veya imamhatipe gittiklerinde örtünürken erkekler de ergenliğe girer -Peygamber de yaşadığı zamana göre kadın kadar örtülüdür de- sadece kızlar içindir örtü. Örtünecekler ya ne yüzebilirler, ne bisiklete binebilirler, ne ağaca tırmanmaları mümkündür uzun etekleriyle ne de keman çalabilirler başlarından sarkan örtüleri boyunlarını kapattığı için.
Erkekler de müslümandır kadınlar da. Biz küçük kızlarımıza hem örtüyü hem de hayattan uzaklaşmaları için üzerlerine yüzlerce örtümüzü giydirirken, erkek kardeşinin, eşinin, veya babasının mayosu ile denize girmesi, yazın serin serin oturması, arkadaşlarıyla istediği yere tatile veya konsere gidip çılgınlar gibi eğlenmesine değil de “elhamdulillah müslümanız” demesine bakarız.
Oğlumun yılsonu şenliğinde bayan müzik öğretmeni davul ile ritim tutarken erkek müzik öğretmeni org çalıyordu. Annem “ne utanmaz kadın hem başını örtmüş hem de davul çalıyor” dedi. “adam da org çalıyor ama” dediğimde “olsun ona bakan müslüman olduğunu görmüyor ,o erkek ama kadın madem davul çalacak açsın başını da müslümanları günahkar göstermesin” dedi.
Bizim inancımızda rahibelik veya ruhbanlık yok ama camideki imamlar ayrı giyinir de halktan erkekler ayrı (gayrimüslümler gibi)giyinir. Örtülü müslüman kızlar ayrı yaşar da örtülü olmayan müslüman kızlar veya hiçbir islami emare taşımayan (sünnet hariç ama o da görünmüyor ki) erkekler ayrı yaşar.
Bana göre örtü hayatımızı islama göre ölçülü yaşamak.
Sizden günümüz dünyasında müslüman olmanın taşınması gurur duyulacak bir kıyafet olduğunu Sünnete bu kadar itibar eden –ehlisünnet- olarak bizlerin erkeklerimizin de Peygamberimiz gibi “müslüman gibi örtülü ve ölçülü” yaşamları gerektiğini,
Örtünmenin Allah’ın bize olan sevgisine onu severek ve sevdiklerini yaparak cevap vermemiz için bir vesile olduğunu,
Örtünün harama kaçmadan (erkek ve kadın için aynıdır haram) yaşamanın önünde engel olmadığını,
Örtülü kızlarımıza sporla, müzikle, resimle, mimariyle, heykelle veya akla gelecek her türlü sanat dallarıyla, bilimle, sosyal veya kültürel faaliyetlerle içiçe olmalarında rehberlik yapmamız gerektiğini,
Ve “örtü adı altında aslında islamı dışayan dünyaya” karşılık örtülü kızarımızın örtülü olmayan kızlarımızın yanında gördükleri ikinci sınıf muameleye karşın özverilerine destek olarak her alanda önlerini açacak pozitif ayrımcılığa layık olduklarını yazmanızı beklerdim” ZR