24 Şubat 2017 Cuma

la la land (babaannemin tabiriyle erkeğin yazdığı ve yönettiği bir film)


Filmin verdiği mesaj;

Erkek basitçe sever. Ya Kadın?

Erkek hem sever hem başarılı olur. E Kadın?

Erkek başarılı iken de yanında sevdiğini ister. Kadın?

Erkek vefalıdır. Kadınn?

Erkek sabırlıdır. Kadınnnnn?

Erkek sevdiği kadına destek olur. Kadınnnnnnnnn?

Erkek sevdiği kadının başarılı olmasından gurur duyar, arkasında olur. Kadınnnnnnn?

…..

Kategorisi;

Bilim kurgu, komedi, belgesel veya gerilim sevenlerin dünyasına giremeyecek kadar romantik ve müzikal

Müzikal sevmeyenler için “sıkıcı” olabilir (müzikallere bayılırım)

Müzikal sevenler için (müziklerini ayrı tutuyorum) biraz “zayıf” mı?

Romantik sevenler için “yavan” bir aşk film esasında, (uğruna ölmeler, ihanetler, herşeylerden geçmeler vs yok)

“aşkın" içine derinlemesine girilmemiş bile..

Hikayesi;

“Kazan kazan” üzerine kurulmuş bir birlikteliğin nasıl da “kaybet kaybet”e dönüştüğü “hazin” bir hikayesi mi?

Kökten feministlerin "oh olsun size" diyecekleri bir “zafer” hikayesi mi?

“Tutkulu olmak ile gerçekçi olmak” arasındaki çizgisinin devasa kalınlığı ile

“hayatın gerçekleri karşısında aşkın belli belirsizliği” işlenişi bakımından son derece başarılı ve gerçekçi aslında.

Kadın ve erkek karakterleri;

Karakterler erkekleri korur şekilde işlenmiş.

Müzikal değil de kadınların zalimliğinin ortaya döküldüğü bir belgesel

veya erkeklerin zavallılıklarının gösterildiği bir dram diyebilir miyiz?

(Erkek severse filminde de ve başka pek çok "aşık erkek" filminde olduğu gibi)

Yönetmeni;

Kadınların hırslarını ve bunların neticesini son derece beyefendi bir şekilde serivermiş olsa da

Acaba dedim (?) onu terk eden bir kadının yaptıkları mı,

Kendisinin yapması gerektiği halde yapmadıkları mı etkilemiş?

Neden kadınları bu denli bencil, vefasız ve çıkarcı göstermiş?

Gerçek dünyada ki karşılığı;

Her ne kadar sevdiğinin kariyerini ve hayallerini bu kadar destekleyen erkek olmadığı gibi

Biz kadınlar da bu kadar da acımasız ve hırslı değiliz aslında.

Yoksa öyle miyiz?

Yine de her adımımızda aşkın yanımızda olmasını isteyip istemediğimizi hatırlattığı için son derece gerçekçi ve eğitici olmuş

Ben bu filmi görmüştüm desem;

Filmi izleyince 25 sene öncesine gittim. Babamın aldığı iki papağan geldi aklıma.

Papağanları getirdiği gün kafesi alıp balkona çıkmıştı babam. Kafesten önce bir papağanı çıkarmış uçması için salmıştı.

“Ya geri gelmezse?” diye sorduğumda “Eşi burda gelmez mi hiç?” demişti kendinde emin olarak. Hakikaten de papağan uçmuş, uçmuş sonra geri gelip kafese konmuştu.

Babam onu alıp kafesin içine koymuş sonra diğer papağanı salmıştı. Diğer papağan ise uçmuş, uçmuş ama bir daha geri gelmemişti.

Sonra öğrendim ki giden papağan dişi, geri gelen papağan ise erkek olanmış.

“Papağanı niye tek aldın?” diye soranlara “eşi onunla kafeste yaşamaktansa özgürlüğü seçti” cevabını verirdi babam.

Acaba filimdeki kadının yaptığı gibi mi?

Herneyse…

Bence;

Müzikleri etkileyici,

Kurgusu bazı kopukluklar olsa da başarılı,

Hikayesi mutsuz son ile bittiği için akılda kalıcı,

Oyuncuları iyi (aslında yardımcı oyuncu yok neredeyse başroller ve figüranlar (dansçılar) ile çekilmiş)

Kesinlikle izlemeye değer hatta birkaç kez izlenebilecek ve belki de klasik olabilecek bir film

Romantik ve gerçekçi, sanatsal ve mantıklı.

Kısaca başarılı. Tavsiye ederim.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Neden dünya milyon senedir dönüyor güneşin etrafında? Ve biz dünyanın döndüğünü bilmezken bile Allah'ın isteği ile dönerdik Kabe'nin etrafında?

Medeniyet inançsızların veya inancına göre davranmayıp aklı ile davrananların elinde.
İnancına bağlı olanlar yobaz, vahşi, acımasız olmadı aciz ve sefil durumda.
Aslında uhrevi inancı çok iyi özetleyen bir tablo.

Bizler hem inançsızlar gibi medeni, hem inançlılar gibi cennetlik olmalıyız.(mı?)

Onlar medeni çünkü insana hesap veriyorlar.
İnsanlar yaptıklarını beğenmedi, isyan etti, devrimlerle krallarının başını kesti, grevler yaptı ve söke söke haklarını aldı. Bu sırada çokları öldü, hasar gördü ama böylece medeniyet doğdu.

Bakmayın öyle ahkam kestiklerine, inançlı iken onlardan daha barbarı yoktu.
Adları kral olup da kendileri sembol gibi yaşamaya razı olanlar saraylarda misafir gibi yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.
Krallıkla ilgili hak idda edenleri ya devrildi ya da mahzenlerde öldü.

Medeniyet gelişirken kontrol mekanizması insan oldu, insan beğendiğini yaşattı, beğenmediğini devirdi.
Canım istemiyor, beğenmedim, daha iyisini buldum diyebildi, insan medeni toplumlarda konuşabildi.
Baştakiler ise tekrar seçilmediğinde sessizce köşelerine çekildi.(arkalarında gözleri boyayacak büyük güçler yok idiyse)

Herneyse...

İnançlılar kafa kesti, insan öldürdü, yasaklar koydu, yaktı,taşladı,havaya uçurdu.
Onlara yanlış yaptığını söyleyecek kişi (ki bu Allah) konuşmadığı için veya her olaya tepki vermediği için
(ne güzel diyor “biz gökten ordu indirmedik, adetimiz de değildir”) kendilerini hep haklı ve doğru yolda gördüler.

Saldırgan olmayan inançlılar ise kaderine razı teslimiyetçi olmayı seçenlerdi.
Allah cezasını verecek benden bulmasın deyip ayetleri çare diye tekrarlama zincirleri kurup kendilerine terapi yaptılar.
Allah onlara da cevap vermedi.

Zulüm büyüdükçe büyüdü.
Kimi kendini Allah’tan aldığı yetkiyle şeriatı düzenleyen ilan etti.
Dini korumak için herşeyi mübah gördü.
Hani içki satan dükkana girmeyen mütedeyyinin daha ilerleyerek içkiyi sattırmaması, sonra satanı öldürmesi en sonunda da içip günaha girmesin diye (ibreti alem olsun diye) içeni öldürmesi gibi... (abartılı hali)

Kuran da Allah’ın emirlerine uymayanı değil adam öldüreni öldürmek geçtiği halde onlar Allah’ın emirlerini yaymak için öldürmeyi mubah saydı.
Allah’tan aldıkları yetkiyle öldürdükleri masumları görev şehidi kabul etti cennete yolladı, kafirleri ise cehenneme (?)

Bir insanı öldüren insanlığı öldürdüyse, dolaylı yoldan öldürenleri öldürerek insanlığı kurtarmayı denediler.
Diğer insanların bunlara gösterdikleri tepki veya görüşleri mühim değildi.
Çünkü Allah onlar için cennette köşkler yapmıştı.

Hepsi bunun için.
Esasında cennete kavuşmak için.
Dünyada mutlu olmayı öğretselerdi buncağızlara cennet diye çıldırmazlardı.
Dünyada huzur yok ya müslüman için ve herşey cennete daha hızlı varabilmek için...
Öyle mi?

Güzel Mevla neden canımız çıkarak doğurduğumuz evladımıza karşı gönlümüze sevgi,
nesilleri arttırma görevini yerine getirmek için eşimize karşı aşk vemuhabbet verdi?
Mevla cenneti diğer tarafa ayırdı ise neden dünyayı bu kadar güzel yarattı,
bir kaç telden en güzel sesleri çıkaracak gırtlaklar, enstrumanlar verdi?

Deseydi ya hep savaşacaksınız, hep çekeceksiniz, sadece kafirler gülecek,
kıyamette de onların canına okuyacağım,
siz de o zaman intikamınızı alacaksınız...

Neden iyi amel işleyip Allah’a ve ahiret gününe inanan cennetliktir dedi?
Neden en büyük günahta bile tevbe edin affedeyim, Allah çok affedicidir dedi?

Allah’ın sevgisi dediğim anda gözlerim buğulanıyor. Dilim tutuluyor.
Neden bize bu yüce sevgiyi hissettirdi?

Neden beni sevin ben de sizi seveyim, beni anın ben de sizi anayım dedi?

Allah bizi bu kadar sevdi de, neden harfi harfine her yapacağımızı ciltlerce kitaplarla değil de Az ve öz sevgili bir kitap ile özetledi mesajını?

Neden en mübarek emanetini okuma yazma bilmeyen, sıradan ama insanlığı kendisinden çok düşünen kişiye teslim etti?

...
Neden alimler bildikleri ilimlerini anlatamyorlar,
gençlerin hepsi okuyup aynı ilmi yapamıyor?

Neden Allahu ekber diyen sonra “sen olmasan yıkılır bu düzen” diye diğerinin eteklerini öpüyor?

Hadi cahiller anlamıyor,
Erenler dünyevi hayata karışmıyor.
Hiç mi hem akıllı hem müslüman çıkmıyor ki Müslümanlar için medeniyete ayak uydurmayı mümkün kılsın?

Canilere acıyorum, katledilenlere haklarını Allah verecek.

Ya bizler?
Neden bizi sevgisiyle yaradanı anlamaya çalışmak yerine ona buna gerekçe veya açıklama yapıyoruz.
Allah’ın sevgisini değil de gazabını,
hoşgörüsünü değil de onun yerine alacağımız intikamı,
anlattıklarının ruhunu değil de harflerini ve mahleçlerini tartışıyoruz?

...
Allah nefes almaya devam edeni de sever, nefesi kesileni de.
Allah açan gülü de sever solanı da,
Gündüz güneşi gece ayı sever ki, bir tarafta gece bir tarafta gündüz, bir tarafta yaz bir tarafta kış olacak şekilde yarattı dünyayı.

Neden dünya milyon senedir dönüyor güneşin etrafında? Ve biz bunu bilmezken bile Allah'ın isteği ile dönerdik Kabe'nin etrafında?

Dünya ne savaşlar ne depremler ne gök taşlarını gördü de yavaşlamadı, yörüngesinden sapmadı...

Neden Allah’ın kudertinden bahsederken bilim gerçeğini kabul edemiyoruz da
bilim adamı olmayı seçenlerin çoğu Allah'ı hissedemeyenler olduğu için bilim inançsızların elinde yolunu arıyor?

Neden psikolojiden bahsederken Allah'ın anlayışından hoşgörüsünden, umudundan bahsetmiyoruz?

Allah'ın sabrından bahsedilmez, zira Sabır acıya karşı gösterilir.
Allah’ın canı acımaz ama anlayış cahile veya acize gösterilir.
Bizi kucaklamak için, doğru yöne dönmemiz için heyecanla bekleyen Rabbimiz varken neden uzuyor kötü sonlu Müslüman hikayeleri?

Demez mi Allah'ımız,
'ben nelerini gördüm de lanetlemedim, ben nelerini gördüm de gökten taş indirmedim, ben kimleri yaşattım, hükümdar yaptım, ben kimlerin acısını duydum da sonrasını bildiğim için müdahale etmedim, ben var iken size mi düştü racon kesmek, öfke saçmak, savaş açmak, Benim yapmadığımın vazifesini size veren kim?'

Demez mi Güzel Rabbimiz?

Demedi ki,

Demeyecek de kıyamete kadar.
Kıyamette bile bizim yaptıklarımız dışında demeyecek birşey

Dedi ya o gün kimseye zerre kötülük yapılmayacak kendi yaptığından başka.
Niye başka şeyler desin ki, sözün üstüne söz olur mu?

Şeytan savaş sever, düşman sever, yıkım sever, kin sever....
Allah çalışmamızı, onu anlayıp anlatmamızı, onun adı ile, onun yarattıklarını öğrenmemizi, onun için çok çalışıp onun için cihad ederken canımızı vermemizi, sevmemizi sever,
okumamızı, öğrenmemizi, faydalı olmamızı, O'nun için çalışıp O'nun adıyla kazanıp O'nun adına harcamamızı sever.
Bilmez miydi herkesi aynı güçte yaratmayı, kimseyi kimseye muhtaç etmemeyi?

Allah hep karşımızda. Her yanımızda.
Soluk alırken boğazımızda,
zekat verirken elimizin ucunda,
resim yaparken fırçamızda, inşa ederken, dikerken, keserken, okurken en kıymetli yerimizde
ki
başarabliyoruz.
O olmasa yapabilir miydik, bilebilir miydik, sevebilir miydik?

Ya cihat diye tutturdukları nedir?
Cahillerin savaş dediği?
Savaş düşaman karşı, ki o düşmanı düşman yapan kafir olması,

Allah bizim dostumuz olmak ister.
İnsanın Allah gibi bir dostu varken kim ona zarar verebilir ki, zarar göreceğinden korkan gerçekten Allah’a inanıyor mudur?
Allah arkamızdayken bizi kim yere serebilir ki? Kim canımızı yakabilir ki?

Bir kimyasal ile insanı acıyı duymaz hale getiren Mevla’nın aşkı ancak yüreğinden çıkan insan her dokunuşta avazı çıktığı kadar bağırır.

Peki o bağıranlara Allah’tan başka kim yardım edebilir ki?

Kim koşacak imdadımıza o olmazsa.
Ne güzel demiş “ biz vermezsek kim o suları size verebilir?”

Allah koca gibidir dırdırı sevmez,
Anne gibidir yavrusunun çok güçlü başarılı olmasını ister,
Kardeş gibidir yalnız koymaz,
Arkadaş gibidir derdimizi onunla paylaşmamızı ister.

Aslında hem hiçkimse gibidir hem de herkes gibi.

Allah işte.

Ağaç gibi bize ihtiyacımız olan meyveyi verir,
su gibi temizler,
altın gibi zenginleştirir...

Yarattığı herşeydeki en kıymetli özellik onun da, neden onu anlamak yerine bu çaresizce bağırış?

Yoksa kimisine cennet kimisine cehennem mi dünya ki

kimisi şükredip yaşarken kimisi canının yanmasından Allah'ın verdiklerini yarattığı güzellikleri göremiyor?

Ve aslında cennetlikler mi mutlu ve gerçekte cehennemlikler mi hep şikayetçi ve üzüntülü?
Kim bilir?
Doğruları yalnızca Allah bilir...

13 ocak 2015 zeynep reyhan

2 Ocak 2015 Cuma

Kar sevilmez mi?

Kar yağıyor üstüme üstüme. Ben arabanın içindeyim. Üşüyorum içimden, aslında üşüyor gibi yapıyorum, çünkü sıcak üflüyor ısıtıcılar. Özellikle sokak lambalarında kendini gösteriyor kar. Kafamı kaldırsam beni arabayla beraber gömmek istercesine üzerime çullanırken ki arsızlığı cama dokunduğunda ısıtıcının da etkisiyle bitiveriyor. Çaresiz su damlasına dönüşüyor. Sileceklerin savurduğu damlalar yeni gelen kar tanelerini de eritiyor. Ne camda ne de yerlerde birikemiyor...

Beşirli sahilindeki üstgeçitte hasbihal etmiştik kar ile belki onsekiz sene evvel. Üzerimde siyah kaşe mantom, yanımda bana göre hayatımı beraber sürdüreceğimi zannettiğim ikizim, dostum, ablam, bilge kağanım (ona göre efendim) var.

Ben okul tatilinde kaçamak yapmışım. Belki sağdan soldan topladığım harçlıkları, belki akrabalara diktiğim dikişlerin parasını, okulda yemek için olan harçlığım yerine götürdüğüm elma ile ekmek arasının karşılığı olan parayı biriktirmişim ve Trabzon’a ona koşmuşum.  

O zamanlar o abla ben küçüğüm. Aynı sınıfta farklı şehirlerde üniversite okuyoruz. Ama abla o. 

O ister ben yaparım. Arada döverim kızarsam bağırırım ama yine de onun istediğini pişirir, onun sevdiği modeli dikerim. O çekirdek istiyorsa çekirdek çıtlatırız, istemezse mısır patlatırız. Bazen çarşaf böreği ister canımız bazen gül böreği. Abla o. Ben ondan iki sene sonra doğduğum için küçüğüm, aynı anda nufusa kaydedildiğim için ikizi.

Kar yağıyor, biz otobüsten indik eve gidiyoruz. Kar altında araba üst geçidinin üzerinde yürüyoruz. O zamanlar tenha Beşirli. Arabalar tek tük geçiyor ve henüz metrelerce doldurulmamış sahil. Hemen yanımızda denizde dalgaların kayalara vuruşunu duyabiliriz. Ama vurmuyorlar. Sakin deniz.

Kar üzerimize yağıyor. Genciz ve çılgınca karlanıyoruz. Kar Trabzonlular için güneş kadar ender görülen bir nimet. Yağmur gibi belirsiz değil, rengi var bembeyaz. 

Hacmi var, üzerimizde topaklar bırakıyor. Anne gibi sert ve ürkütücü değil başımızı kaldırıp bakabiliyoruz ona, başımızı öne eğdirmiyor, 

Babanne gibi merhametli yüzüne bakmamıza müsaade ediyor. Rüzgar gibi sürüklemiyor bizi, anlayışlı, keyifle döne döne yürümemize müsaade ediyor.

Nefes gibi, içimize çekebiliyoruz ve üşütmüyor.

Renkler gibi karma karışık değil bembeyaz. 

Yere düşünce ne hale dönüşeceğini kim kestirebilir öylesine bembeyaz gökten düşen tanelerin. 

Hayata atılınca kim bilir ne şekle dönüşen beyaz insanlar, beyaz umutlar geliyor aklıma.

Kar bazen yumuşacık birikiyor. Trabzobzon’un sert kayalık arazisi, koca ağaçları, dik yokuşlarındaki parke taşları ve istinat duvarlarının üzerlerini örttügü gibi.(tabii müsaade ederlerse) Bazen de geldiği hızla kaçıp gidiyor onların yüzeylerine dokunduğunda eriyip hızla akan sular gibi.

Kar güneş kadar ender görülür Trabzon’da. Biz nedense köye değil de Zigana’ya, Boztepe’ye çıkardık karla birlikte olabilmek, kartopu oynamak icin. Köyün karlı zamanlarında biz  şehirde, okuldayız babannem İstanbolda torunlarının yanında. O torun der yeğenlerine de aslında tek oğlundan olan tek torunları bizleriz. 

Babannem karınca gibi yazın çalışır, kışın hayatın sefasını sürer, orda burda kışlar kendi tabiriyle. Mart gibi yanımıza gelir. Sonra kazmaya veya bellemeye, veya seyreklemeye köye gider. 

Babannem sevmez karı. Soğuk ile de yoktur arası. Romatizmaları azar, şimdilerde benim de boğazlı kazak giymesem azan romatizmalarım ondan bana hediye. Huluman saçlarım, kazma dişlerim, kobets burnum gibi. “Ben senin gibi zayif değildum,  yerden yığmaydum” der benim çelimsiz halime bakıp da acır bana babannem.

Babannem; Boğazımda düğümlenen özlem.

Ablamı kapitalist sistemin, kast sisteminin, faşizmin veya komunizmin belki de demokrasinin veya liberal sistemin en çarpık tarafları ayırdı benden. Dilerse insan her sistemin en kötü tarafını arkasına alıp zulmedebilir ya diğerine üstelik hiçbir sistem içine dahil değilken.

Dilerse her sistemin içindeki ışıktır, sevdiğinin kaktüs mi gül mü  olduğuna aldırmadan dikeni olduğu için korunmaya muhtaç olduğunu düşünür ve övgüyle bahseder onadan.  

Babaannem, öyle bir güneştir her sistemin içine doğan, her olumsuzluğun içindeki dolu taraf olan. Babannem, yere yağınca tutunan ve bilekleri geçen kar gibi yumuşacıktır. Babannem üzerine kendimi bıraktığım kar yığınlarıdır beni güvenle sarmalayan. Babannemin okuyup üflediğinde yüzüme değen tükürükleri gibi, güçlü ve şifa saçıyor, eskilerin tabiriyle tabiatın mikrobunu kırıyor etrafa hızla hücum eden kar taneleri. Babannemin içimi aydınalatan gülümsemesi gibi zifiri karanlık geceyi aydınlatıyorlar.  

Şimdi kar var dışarıda ama tutmuyor. Küçük oğlum kardan adamın neden hala yağmadığını soruyor, büyük oğlum komşunun köpeğinin yuvarlanacağı kadar birikti mi diye seher vakti kalkıp bakiniyor.

Kar, Şurun dağlarını beyaza boyarsa, evin önünde birikirse, üzerimize lapa lapa yağarsa, arabaların üstünü kaplarsa, okulları tatil yaparsa, yürüdüğümüz yerlerdeki izleri hemen arkamızdan kapatırsa, eldivenlerimizin topak yapmasına müsaade edecek kadar yumuşak ve itaatkarsa kar.

Peki bu ne? 

Azrailin Babannemi takvime ve hekimlere göre zamanlı ama benim için apansız alışı gibi...

Zamanın ablamı önce kardeşim sonra bir yabancıya dönüşmesi gibi... 

Trabzon’un parke taşları arasındaki toparkaların çamura, yolların da yürünmez kaygan yokuşlara dönüşmesi gibi...

Ama kar işte. 

Allah’ın emriyle yağan Allah’ın binbir lutfundan bir tanesi. Allah dilerse kara kış olup ölüm getiren, dilerse etrafı bembeyaz yapıp spora, turizme imkan veren, çocuklara umut, büyüklere ilham kaynağı...

 Allah dilerse kardan adama dönüşür sevgiyle bakar bize, dilerse çamura dönüşen yollar pislik, donmuş sokaklar korku saçar etrafımıza.

Yerde çamura dönüşen kara kızamadığım gibi, ablam olarak doğup da bir yabancıya, bir efendiye dönüşen insana kızamıyorum. Sadece yerdeki kardan kendimi ve evlatlarımı korumaya çalıştığım gibi uzak durmaya çalışıyorum. Kucaklayamıyorum, Sarılamıyorum, Avuçlarıma alıp dokunamıyorum.
Kar sevilmez mi?

11 Kasım 2014 Salı

yaşlanmak ısırgana dokunabilmek mi?

Yaşlanıyor olmalıyım.
Elimi yakmasına aldırmadan kopardım, hatta faydalarını düşünüp insanlar yararlanmalı mı diye içimden geçirip de herkesin görebileceği bir yere bıraktım bahçedeki saksıda kendi kendine büyümeye başlayan ısırganları. Bütün bir gün ve hatta gece boyunca acıdı elim de ağlamadım, bağırmadım, yardım istemedim, elime krem falan da sürmedim.
Isırgan yakar ya, son nefesinde bile vazifesini yaparak tamamladı görevini. Ben ise estetik uğruna onların köklerini çekerek saksıdan koparırken canımın yanacağını bile bile üşendiğim için eldiven takmadım da şimdi utanmadan elimi yaktıklarından bahsediyorum.
Hayatımdan çıkarıp attıklarımın canımı yakması, ellerim gibi yüreğimin sızlaması gibi geldi ki haklı mı haksız mı olduğumu anlayamadım bir müddet. Affetmeyi nasıl istediğimi bilseler, koşa koşa sarılacağımı, gelirler de kabahatlerini bilmiyorlar ki! Neyin canımı yaktığını ve halen yakmaya devam ettiğini belki de bu dünyada hiç bilemeyecekleri gibi.
Eski zamanlarda yaşasaydım çoktan idam edilmiş yahut canlı canlı yakılmıştı benim gibi isyankarlar ki affetsin tanrı isyanı da günahsız teslim edilsin kutsal ruhlar.
Şimdilerde hangi iyi niyetlerle yaptılar ve yapamaya devam ediyorlar bastırıp sindirme çalışmalarını da öldürmeyen işkencelerle imtihan oluyor benim gibi bağımsız isyankarlar bilemiyorum.
Isırganın elimi yakışı, dişçinin uyuşturduktan sonra dişinin içini oyuşu gibi... Yoruyor, bunaltıyor ama acıtmıyor yapılanlar.
Sonra üzülüyorum. Acısın istiyorum yaptıkları ki hala genç hissedeyim kendimi. Gençken çektiklerimi hissedersem gençleşirim (mi?)
Acıtsalar, ağlatsalar da bağıramıyorum avazım çıktığı kadar. Terk etse pek çokları bunalımına girmeye fırsat vermiyor bağımlı olarak etrafımda yaşayanlar.
Yaşlanmak bu olsa gerek. Şöyle bir temiz buhrana giremiyor insan sorumlulukları bu denli yoğun iken. Dünyadan elini eteğini çekemiyor eteğine yapışanlar varken. Kendini atacak uçurumu bulup kollarını açarak uçmaya kalktığı anda yanındakileri görünce ‘ söyle bir manzaraya bakalım, rüzgarı içimize çekelim’ deyip konuyu değiştiriyor, niye oraya geldiğini unutturmaya çalışıyor.
Büyümek Allah’ı daha iyi anlamayı sağlıyor. Neyi niçin yaptığını, neyi nasıl istediğini? Büyümek elinin ısırganla yanmasına dayanmak ya, bile bile ısırganı eliyle koparmak ya, eller gibi algıyı da nasırlaştırıyor seneler ve insana bağımlı olan minik insancıklar.
Çok güzel kokarken küçükken elleri, hatta teri, yılların ilerleyişi ile nasırlı elleri, sararmış dişleri, ağarmış saçları ve katılaşmış yüreği ile tasfir ediliyor yetişkin insan.
Çocuk gibi ağlamak, kahrolmak, dünyanın sonuna gelmiş gibi ümitsizliğe kapılmak nasıl tarih oluyor ise, çocuklar gibi gülmek ve sorumsuzca eğlenmek de yıllar ile gidiveriyor zihinden.(kişi gerçekten büyüye bilmişse)
Yoksa yaşlandığı halde ısırgana tutamayanlar için henüz yaşlanmaktan söz etmek için çok erken. Ben öyle yaşlanmış hissettim kendimi ısırganı acıyacağını bile bile koparıp sessizce bahçenin köşesini bıraktıktan sonra. Zeynep Reyhan 12 kasım 2014

10 Ağustos 2014 Pazar

Ne senden vazgeçerim ne de vazgeçiririm kendimden

Tam kapıdan çıkarken üstünü değiştirmeyekarar veren, ayakkabılarını giymekte direren ve avazı çıktığı kadar bağıran küçük oğlumu pelerinvari battaniyeye sararak evden çıkabildim.

Topraktan apansız çıkarılıp ona ilk temas eden eşyadan uzaklaşmak için halkalar halinde kendini zıplatmaya çalışan solucanlar misali kollarımın arasında debelenirken belimin ağrısına yenilip hasta olduğuna aldırmadan battaniyeyi çıkarıp yere bıraktım bahçede.

"Iıııh ayakkabılarım yok, anne araba burda değil, ben yürüyemem" diye ağlamaya başlayıp bacaklarıma sarılışını beyaz bayrak kabul edip tekrar battaniye sardım ve kucağıma alıp bu kez sakince arabaya götürdüm.

Arabaya biner binmez koltuğuna oturmamak için ağlamaya başladı.

Belimin ağrısına gerilen sinirlerim eklenince zorla bağlayacak gücü bulamadım kendimde. "Ben de çalıştırmam arabayı koltuğuna oturmazsan" deyip kendi yerime oturdum.

Aldırmadı bile.

Duvardan farksız yüzü ile karşıya bakıyor, iki koltuk arasına tutunmuş, çorapları ile "soğuk" yere basıyordu.
Belki korkar da oturmaya razı olur diye hızla çalıştırdım arabayı.
Bir hızlanıp bir fren yaparken aynadan da onu izledim.

Korkmadı, bilakis eğlendi.Gülmedi, sadece bakışları belirginleşti ve ağlaması kesildi.
Siteden çıkınca inadımın yerini anne sorumluluğu aldı.
Sinirle sola yanaştım.

Gözlerinde zaferin ışığı, beni pes ettirmenin gizli tebessümü, sümüklerine karışmış gözyaşları içinde ıslak suratı ile gözlerini kaçırmadan bakıyordu yüzüme.

Önce sinirle "otur" dedim koltuğuna, reddetti. Alıp çıkardım arabadan ve yere bıraktım. Ağlayarak içeri girdi.
İtiraf ediyorum kalmayı seçse daha zor olacaktı benim işim.
İçten içe rahatladım, benden daha sert bir kayaya çarpmamış olduğumu görünce.

Ben olsam binmez ve canına okurdum annemin de onun mantığı ağır basmış, atleti, pijaması ve çoraplarıyla soğukta dışarıda kalamayacağını anlamıştı.Aferin dedim benim gibi ilk fırsatta yakmayacak gemileri.
Çocukluğumla birlikte babamın bana yaptığı bedduayı hatırladım."Allah sana senin gibi bir kız versin"demişti.

Başarısız olup oları haklı çıkarmamak mı daha ağır bastı anne merhameti mi bilemedim.
Belki de Sevgi evlerinin yanında, soğukta, küçük ve hasta çocuğunu arabadan atan bir öğretmen olarak tarihe geçmek veya bundan dolayı soruşturma geçirmek istemedim.

Birden öğretmen olduğumu hatırladım.
Evet ben onunla baş edebilirim.

Karşımdakinin benden neredeyse otuzüç sene küçük olduğunu ve o iki tane üçün biri kadar zamandır dünyada kaldığını düşündüm.
"Anlayışsız olması normal" deyip teselli ettim kendimi.

"siz büyük aklınızla küçüğü saymazsanız küçük küçük aklı ile sizi nasıl saysın" derdi sevgili hocam.

"sen karar ver o zaman, koltuğuna oturmak mı dışarı çıkmak mı istersin?"
"ııı ıh soğuk ayakkabım yok, montum yok, üsürüm"
"..."
"tamam oturacağım" dedi.
"Hadi o zaman yardım edeyim sana"
"I ıııh burdan değil ordan"
Arka koltuğun ortasına sabitlediğim koltuğa benim yanımdan değil de diğer taraftan oturarak gücünü ortaya koydu.
Sonra da "bağla kemerimi" diyerek beni görevlendirdi.

Doktor randevumuz olmasa, sabah abisi de beni dikkate almayıp ceza olarak okula yürümek zorunda kalmasa eve döner, şuruplarından vermeye devam eder ve kendimi kahveye verirdim.
-miydim?

Bu kadar başarısızlığı bir günde kaldıramayacağım için gülümseyip kemerini bağladım
"I ııh burnum aktı burnumu sil" dedi. Peçeteyi çıkardım ara bölmeden
"I ııh peçete değil islak havlu ile" dedi. Islak havlu çıkardım ve eline verdim silsin diye.
"Al anne ıslak havluyu" dedi. Sümüklü havluyu geri aldım.

"Anne bana kızmadı, anne abiye kızdı,
Mehmet çok akıllı,
ben hasta oldum, burnum aktı, ateşim çıktı,
ben akıllıyım koltuğuma oturdum......"

"Sana kızdım ama geçti" dedim ve sakinmiş gibi hastahaneye götürürken "askımmmm, balımmmm, nar tanem, nur tanem demeye başladı"
Aynadan tebessüm ettim.

Doktor bayılıyor Mehmet Kemal'e
Bana yaptıkları hiç yaşanmamışcasına gülümsedi ve her sözü dinledi.
"Nasıl başardınız bunu böyle akıllı yapmayı?" diye sorar her defasında.
"Sen bir de bana sor, neredeyse polis annelik lisansımı elimden alıp çocuğumu koruyucu aileye verecekti" derim -içimden- de
gülümser "benim işim bu ben öğretmenim" derim.

İşte bunları hissettim "ne senden vazgeçerim ne dersaneden" başlıklı yazınızı okurken.
İçimden Başbakana ilanı aşk yapacağınızı ümid edip heyecanlanmıştım.

Bazen büyüklerin de çocuk olası tutuyor, inatlaşmak yerine "sen karar ver adını ne koyalım nasıl yapalım" dediğinde kendilerini mutlu hissediyorlar.
"ben büyüdüm çok çok çok büyüdüm üç beş on yaş oldum" diyen mehmet gibi oluyorlar.

İltifat ve takdir bağımlılık yapar, sitem, şikayet ve tartışma uzaklaştırır insanları birbirinden.
Sevdiğiniz ne yaparsa yapsın tartışmayın, sitem ve şikayet etmeyin, ne derse "ne güzel düşündün, ben düşünememiştim" deyin ki sizi kaybetmemek için kendi kendini düzeltsin demişti sevgili ruh hekimim Hamdi Bey yıllar evvel.

Her ne kadar "küstüm ama barışa da bilirim" okunsa da satır aralarımda daha net bir ilanı aşk yakışırdı marangozun meşeye şekil vermek için aletlerine hissettiğini hayranlıkla anlatan sevgili Hocama dedim
Ve marangoz sabrı tabii ki

Büyük olmak mevkiyle değil mevkileri gözden çıkarabilecek cesaret ve küçükleri ikna edip yönlendirebilecek sabırla ölçülmeli bence

Ben sizi büyük gördüğüm için sizden bu kısır döngüde küçüklerinizi -daha net ve basit şekilde- yönlendirmelerinizi bekledim.

Yine de romantikti
Gülümsedim......
Çölde bir damla su gibi geldi
Teşekkür ederim
......
Muhabbetle kalın efendim. ZR

fincandan cezveye

Sevgili Hocam;
Metal bir cezve ateşe dayanabiliyor, sütü ısıtıyor, porselen kuplu bir fincan sıcak sütü dudağımız ve elimiz yanmadan içmemizi sağlıyor.

Diyelim ki ölçü şaştı ve fincandan fazla süt doldurduk.
Fincanın aldığından fazlası cezvede bekliyor, biz fincanımızdakini içiyoruz. Ağzımız yansa da dudaklarımız yanmıyor, yakarken cezve porselen yakmıyor.
Çocukların koruma refleksi yüzünden içmeyeceği sıcak sütü, büyükler kendini koruma ihtiyacı duymadan, dilinde oluşturduğu pütürtülere aldırmadan içiyor, sütü de sıcaklığını da seviyor.

Sonra cezvede kalan süt geliyor aklımıza, fincana ilave ediyoruz.
İki dakika evvel dokunsak dudaklarımızı yakacak, elimize yapışacak cezve gitmiş, yerine soğumuş ve hatta sütü soğutmuş bir metal kalmış.
Fincadaki sütümüz hala döksek elimizi yakacak kadar sıcak iken nasıl bu kadar çabuk soğuduğuna hayret ediyoruz. Cezvedeki ılk, üstü kaymak tutmuş sütü ilave ediyoruz. Bu sefer ısıtmıyor bilakis fincandaki sütü ılıtıyor.

Bilgelerin anlattıkları gibi;
Önce yakıyor, uygun bir aracı olursa dokunulabiliyor,tadını alabiliyoruz da biz yanmaya devam ederken o çoktan soğumuş oluyor.

Biz kaldırabileceğimiz, sevebileceğimiz sıcak süt için tekrar ihtiyaç duyarken başka şeyler kaynıyor içinde, başka kokular yayılıyor, etrafa, tadı başka oluyor içindekinin.

Bazen yenisini reddedip ille de süt olsun diyoruz. Fincan olmasa asla dokunamayacağımız kadar yakan sütü cezvenin ısıtıp bize sunmasını bekliyoruz...

Hayatın güzel tadlarına bize sunacak kaynakları ve onlara temas etmemizi sağlayacak vasıtaları eksik etmesin Mevla, Eksik olmayın hocam ZR

o yılki ben koyunum

Sevgili Hocam;
Güne sıcak süt ile başlamam sebep olan yazınız için öncelikle çok teşekkür ederim.
Hiç okumadığım ve bilmediğim halde kendimi buldum "yılkı"da. Benden farklı olarak evladından ayrı bir kış geçirmiş de demek ki yavrusunun dayanamayacğaı kadar sertmiş deyip teselli oldum.
Hatta bütün kış yavrusuna bakan adama da iyi ders olmuş diye geçirdim içimden.
Şimdi mutlu bir şekilde kırlarda olaştıkları için sevindim.

Kitabını bulup okumak isterim.
Anne evlat hasreti kısmı zorlasa da, daha kolay dayanılıyor böyle dramatik olaylara, sonra devamını okuyup rahatlıyor insan kitaplarda .

Atlar insanlardan daha güçlü ve akıllı davranınca İlahi adalet onlar için bile tecelli ediliyor da,
dayak yiyen iki arkadaşım destek istediği için kendimi ortaya koyduğumda onlar barıştı ben ortada kaldım.
Babasından ölesiye dayak yiyen öğrencim için okulu ayağa kaldırdığımda "hakediyor da yiyor" dedi idareciler.
Haberlere konu olmayalım diye sonraki dayakta Sosyal hizmetlere ihbar ettiğimde öğrenciyi apar topar sevgi evlerine verdiler o dayağı unutup bana düşman oldu.

Sevgili psikiyatristimin "bir karıkoca arasında şiddet varsa ve kadın buna isyan etmiyorsa o mutlu bir evliliktir siz de müdahale etmeyin" demişti bana bunları anlattığımda.
En son dayak yemekten korkup beni arayan velime "polisi arayın ben birşey yapamam" diyebildim. Arkasından polisi arayıp ihbar ettiysem de şimdi mutlu mutlu karı koca olarak yaşıyorlar.

Demek ki at "yılkı" olmayı hak ediyor sa dokunmamalı, akıllı ise bunu fırsat bilip zaten kurtulur arabaya koşulmaktan.

Böyle akıntıya karşı kürek çektiğim dönemde yazdığım bir şiiri de sizinle paylaşmak istedim.

Günümü güzelleştirdiniz Allah da sizin günleirnizi güzelleştirsin
Muhabbetle kalın, ZR

BEN BİR KOYUNUM
Ben bir koyunum illaki güdülmeliyim
Ancak keçilere özenip, olmadık kayalardaki otları yemeliyim
Sonra koyun olduğumu fark eder, orda çaresizce beklerim
Otlar biter ya açlıktan, ya soğuktan ya da kimbilir kimden gelir ecelim?

Tam bir eşeğim ben sırtıma semer vuran çoktur
Katır tarafım ağır basar, inadına yükümle dağdan aşağı yuvarlanırım
Sahibime kızar, dövüp canımı yaksa da kıpırdamam
Bana gülerek yaklaşan tatlı dilli düşmanıma kanarım.

Ben bir yılanım dünyanın on santim aşağısını tanırım
Bazen küçük ama zehirliyim, bir ısırışta istediğim canı alırım
Bazen iri bir boğa yılanı olup koca bir hayvanım kemiklerini kırarım
Ama yılanım ben, ufak bir yara alsam karıncalar tarafından parçalanırım.

Zulüm gördüğü için sahibini ısıran bir köpektim, evden kovuldum.
Sağdığım sütü bir tekme ile deviren bir inektim,
Bayramı bekleyemedim, kendimi mezbaada buldum.
Kendi yumurtalarını kırmaya hakkı olan özgür bir tavuktum,
Akşam oldu budum ayrı, kanadım ayrı bir tabakta teslim oldum

Ben bir kelebektim, tam kozamı ördüm ki kaynar sularda boğuldum
Üç günlük ömrümde ürettiğim ipekle, şimdi ölümsüz bir şal oldum.
Su samuruydum, tam yuvamı yapacaktım ki, sopalarla vuruldum
Canlıyken pistim şimdi kıymetli bir paltoyum.

Ben bir çakalım, sisli havada sürüye dalarım
Koyun diye köpeğe saldırır, şanslıysam yalnız rezil olur kaçarım.
Kimi zaman o sürünün çobanıyım,
Kavalımla onlara müzik yaparken onlardan daha mı akıllıyım?

Özümde bir koyunum ben, kendi başıma yaşayamam,
Dik başlıyım ya sürünün arkasından uçurumdan da atlamam,
Sağ kalırım ama yalnızım ya kurda yem olurum
Canlı canlı yensem mi atlayıp da ölsem mi daha iyi bir koyun olurdum? ZR2006